7 Ocak 2012 Cumartesi

Ve Şah da Gitti!


6 Ocak 2012

“Bu suçla itham edilen kişi TC Devletinin 26. Genelkurmay Başkanı’dır. Bunu tarihe not olarak düşmekte yarar görüyorum. Ben Genelkurmay Başkanı olarak TSK’nın komutanıyım ki bu TSK dünyanın en güçlü ordularından bir tanesidir.Böyle bir orduya komuta eden birisinin silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmekle suçlanması için gerçekten traji komik diyebiliriz.

......Bu kadar sene beraber çalışıyoruz ki siyasi otoritenin en büyük makamları ile o dönemlerde benim bir silahlı terör örgütü kurmam ve yönetmem tespit edilememiştir. Bu üzerinde durulması gereken bir nokta. Tespit edilmiş ve bu görevde tutulmuşsam bu da ayrı bir nokta.

....Benim böyle bir amacım olsa 700 bin kişilik gücü elinde tutan bir komutan olarak bunu yapmanın başka yolları da olabilirdi.”

****

Yukarıdaki sözler, 27. Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ'un tutuklanma talebiyle sevkedildiği nöbetçi mahkemeye verdiği ifadeden alıntı...


Şimdiden tarihe geçmiş olan bu sözleri okuduğumuzda önümüzde iki ihtimal beliriyor:

1)-İlker Başbuğ, adına "Ergenekon" denilen küresel kurguda taşların nereye oturduğunu hâlâ görememektedir. Saçma ve zalim bir iddia ile veya bir "iftira" ile karşı karşıya olduğunu düşünmekte, kendisini hukuk mülahazası içinde savunmaya çalışmakta, "teröristlik" suçlamasını boşa çıkarma gayreti içine girmektedir.

2)-İlker Başbuğ, herşeyin farkındadır; bir Genelkurmay Başkanı'nın "terörist"suçlamasıyla tutuklanmasının ne anlama geldiğini aslında gayet iyi bilmektedir. Olayın "hukukla" bir ilgisinin bulunmadığının idrakindedir. Yine de mesajlarını-Ergenekon sürecini kurgulayanların minderinde oynamak ve bu tiyatroya ortak olmak pahasına- devlete ve millete karşı sorumluluğu olan bir"devlet adamının" üslubu içerisinde vermeye çalışmaktadır.

Kendi adıma ikinci şıkka daha çok inanmak isterim...

Şundan dolayı:

Açık İstihbarat olarak Genelkurmay'ı ve TSK'nın üst düzeyini, kurmay zekasından uzak davranışlar, giydikleri üniformanın hakkını veremeyişler, Türk Ordusu'nu itibarsızlaştırma planları karşısındaki basiretsizlikler nedeniyle çok eleştirdik. Bu nedenle dostlarımızdan gelen "TSK'yı yıpratmak isteyenlerin ekmeğine yağ sürüyorsunuz" eleştirisini göğüsledik. Oysa, bu eleştirilerimizin tümünde"Genelkurmay" ile "Türk ordusu" (veya TSK) arasındaki ayrımı çok net biçimde yapmıştık. NATO'nun salon subayları ile Mehmetçik arasındaki ayrımı da öyle...

Bu eleştirilerimizden dün haksız biçimde tutuklanan İlker Başbuğ da sık sık nasibini aldı. Ancak objektif düşündüğümde, İlker Başbuğ'un "Ergenekon" sürecinde görev yapmış Genelkurmay Başkanları içinde en 'omurgalı' durmaya çalışanı olduğunu kendi adıma söyleyebilirim.

Bugün "Lav silahına boru, andıça kâğıt parçası dedi" diye tutuklanan Başbuğ, TSK'ya yöneltilen kendi deyimiyle, "asimetrik psikolojik harbin" saldırılarına başında bulunduğu kurum adına karşı durmaya çalıştı. Başaramadı ama çalıştı. Kendisini bu anlamda Hilmi Özkök ile, Y. Büyükanıt'la ve de Işık Koşaner ile kıyaslarsak haksızlık etmiş oluruz.

Hedef seçilmiş olması da zaten bu "farkından" dolayı gibi gözükmektedir.

Düşünün, "27 Nisan muhtırasını ben yazdım" diyen Genelkurmay Başkanı tutuklanmıyor, içinde mermi olmayan lav kılıfına "boru" diyen Genelkurmay Başkanı tutuklanıyor!

Aynı şekilde, ordunun başında olduğu süre içerisinde Sarıkız, Ayışığı, Eldiven, Merdiven, Çorap vs. şeklinde on'a yakın darbe planı yapılan Genelkurmay Başkanı, bırakın tutuklanmayı, bu planları "uhuletle ve suhuletle" halının altına süpürdüğü için Cumhurbaşkanı bile yapılmak isteniyor! Savcılar İzmir'de ayağına gidip köfte ekmek ısmarlayarak "tanık" sıfatıyla ifadesini alıyorlar...

Başbuğ'un tutuklanması, Hilmi ve Yaşar Bey'lerin tahminlerin ve tahayyüllerin çok çok ötesinde pazarlıklar yaptıklarını bir kez daha ortaya koymuştur..

****

İlker Başbuğ'un önümüze iki seçenek koyan ifadesinden devam edecek olursak:

İkinci seçenekte, Başbuğ'un "aslında herşeyin farkında olduğunu, mesajlarını devlet adamı üslubu içinde vermeye çalıştığını" belirtmiştik.

Nedir bu farkında olunan "şey"?

Farkında olunan "şey" şudur:

Bu sürecin sembolik olarak bir Genelkurmay Başkanı tutuklanarak "taçlandırılacağı" süreci dikkatli izleyenler tarafından gayet iyi bilinmekteydi.

Çünkü, terörist Öcalan'ın karşısına bir "Genelkurmay Başkanı" koymak icap ediyordu

Öyle ya, Türk Silahlı Kuvvetleri ile PKK'yı aynı "terör ve kan dökme sürecinin" iki eşit tarafı ilan edip, tarih önünde bu şekilde tescilledikten sonra, "beyaz bir sayfa"açmak gerekiyordu. Kurgucular açısından-zaten karşı taraftan doğru düzgün hiç bir hamle gelmeyen-bu sıkıcı satranç oyununu sonlandırmanın zamanı gelmişti.

Sürecin sembollerini yerli yerine oturtmak için bir Genelkurmay Başkanı'nın alınacağı belliydi de, sadece o "şanslı" insanın kim olduğuna karar verilemiyordu.

Hilmi ve Yaşar Bey'lerin üstün hizmetleri, Işık Bey'in pasif bir bürokrattan başka bir şey olmayışı ve görev süresi dolmadan istifa ederek Necdet Özel'in önünü açmada gösterdiği yararlılıktan dolayı tutuklanmaları söz konusu olamayacağına göre, geriye arada bir "höt-zöt" demiş bir paşamız olarak İlker Paşa kalıyordu...

Bundan sonra süreç, Öcalan'ı da, Başbuğ'u da içine alan bir genel affa doğru emin adımlarla ilerleyecek ve "Yeni devlet", ortaklaşa kan dökmüş iki "terör örgütünü", yani PKK ile TSK'yı kafa kafaya tokuşturduktan sonra "büyüklüğünü" gösterip önce cezalandıracak, sonra affedecektir.

Böylece "Kürt sorunu" da çözüme kavuşmuş olacaktır.

Belki de Engin Alan, milletvekilliği mazbatasını Abdullah Öcalan ile birlikte alacaktır?

Bu gidişatı sadece tutuklandıkları mahkemede,

"On bin ağaç diktim, kız çocuklarını okuttum, NATO'nun kurmaylık kursunu dereceyle bitirdim, karakollardaki bayrakları yıkattım..Madalyam var, nişanım var; iyi yetişmiş iki çocuğum, saygıdeğer bir eşim var,dolayısıyla terörist olmam söz konusu değildir"
şeklinde saf saf konuşan Paşalar değil, sanki bağırsak ameliyatı olan Tayyip Erdoğan da kavrayamama sorunu yaşıyor gibidir..

Cemaati de, Mehmet Baransu büyüğümüzü de çileden çıkaran işte budur!

Öyle ya, her şey tıkır tıkır yolunda giderken, "ceberrut devletin" ortada kalan gömleğini giymeye ne gerek vardır şimdi? Kaçakçı bombalamalar, Baransu'ya cevap yetiştirmeler filan...

Yoksa sen de mi Başbuğ gibi Silivri yolunu tutmaktasın?

*****

Netice itibarıyla, İlker Başbuğ'un "yöneticisi olmakla" suçlandığı "terör örgütünün"bizzat TSK'dan başkası olmadığını bildiğini varsayarsak,

Hukuki bir takım mülahazalara girmenin nafile bir gayret olduğunu da alenen görürüz...

Daha açıkçası Sayın Başbuğ ve Sayın Başbuğ'un sayın avukatları;

"Terör örgütü" derken bizzatihi TSK kastedildiğine göre, mantık aramak gerekirse bunda aranmalıdır ve varılan sonuç kabul etmek gerekir ki son derece mantıklıdır; kendi içinde tutarlıdır. Olayı ceza hukuku prosedürü içerisinde çürütmeye çalışmak faydasızdır.

Artık Ergenekon tutuklamaların önemli bir bölümünün "sembolik" değer taşıdığını görmek lazımdır.

Dolayısıyla tutuklandığınızda, "Ben bu suçlamaları nasıl boşa çıkarırım"ı değil, İlker Başbuğ örneğinde olduğu gibi "Neyi simgeliyorum"u veya Nedim Şener-Ahmet Şık örneğinde olduğu gibi "Çarka bilerek veya bilmeyerek nerede taş koydum"u düşünmelisiniz...

Satranç oyununda sona gelinmiş ve Şah, mat olmuştur.

Ergenekon sürecinin belki de en önemli dönemeci olan bu olayla birlikte, "Neyle suçlandığımızı bilmeden yatıyoruz" gibi, "Şu kadar kitap yazdım, teröristlikle suçlanmak ağırıma gidiyor" gibi, "Hakim Bey, şeker hastasıyım beni tahliye edin" gibi, "Ergenekon'un varlığını ilk ben yazdım yahu" gibi basmakalıpları terketmenin zamanı da gelmiştir.

Şah gitmiş, oyun bitmiştir. Bundan sonra Öcalan ile aynı kabın içinde "genel affa" yürümek sindirilecek mi, sindirilemeyecek mi, ona bakmak lazımdır.

Şimdiden sindirenler var...

Onların işi kolay görünüyor..

Sindiremeyecek olanları ise ilkinden daha zor bir sırat köprüsü bekliyor...


F. Sibel YÜKSEK / AÇIK İSTİHBARAT



0 yorum:

Yorum Gönder

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Hostgator Discount Code