27 Ocak 2012 Cuma

Siyasette Derin Kıpırtılar:



Gökçek Başbakan-Gül Cumhurbaşkanı-Demirel Silivri'ye-Baykal CHP'nin Başına



Fatma Sibel YÜKSEK / 18 Ocak 201





Yahudilerin, "İnsan düşünür, Tanrı güler" diye bir sözü vardır. Bu sözün mantığına göre öfkelenmek, eğlenmek, geçmişi ve geleceği unutmak, kendini sarsılmaz zannetmek insana özgüdür. Tanrı ise insanın bu toyluğunu yukarıdan gülümseyerek izler ve kendi planını yapar.


Benzetmek gibi olmasın ama Erdoğan hep "insan" gibi, Gül ise "Tanrı" gibi hareket etti..


Her ne kadar belirli günlerde kamuoyunun önüne çıkıp "dinç" bir görüntü vermeye çalışsa da kanımızca Başbakan Tayyip Erdoğan'ın sağlık durumu ile ilgili soru işaretleri ortadan kalkmış değildir.


Kalkmadığı için suların altında yoğun bir "Erdoğan sonrasına" ilişkin plan, proje, hazırlık ve teşebbüsler trafiği yaşanmaktadır.


İktidar yanlılarınca dillendirilen ve aslında kendilerinin bile inanmadığı  bu derindeki plan, proje, hazırlık ve teşebbüslerin sahibi "Ergenekoncular", "Askeri vesayet yanlıları", "Değişimi göremeyenler", "fırsat kollayan ulusalcılar" vs. değil,


İktidar içi unsurların ve AKP iktidarını dışarıdan destekleylerin bizzatihi kendileridir..


Yani Abdullah Gül'dür, yani Fethullah Gülen'dir, yani Melih Gökçek'tir, yani Taraf gazetesidir..


Yani ABD'dir, ABD içindeki muhtelif kanatlardır, yani İsrail'dir (ve İsrail içi muhtelif kanatlardır), yani AB'dir..


"Tayyip Erdoğan sonrası" için plan yapanlar arasında "ulusalcıların" bulunmadığına yemin etsem başım ağrımaz. Gerçeği görmek gerekir ki ulusalcı kesim darmadağındır, ağır yaralıdır, politika üretecek bir merkezi ve bir örgütü yoktur. Özel yetkili savcıların hayal güçlerini aşırı yorarak ortaya çıkardıkları bir "Ergenekon" yapılanması bile mevcut değildir. Keşke olsaydı ama değildir işte.. Gerçek budur, ister kabul edilsin ister edilmesin..


Tayyip Erdoğan'ın gizemli hastalığı, AKP iktidarının yarattığı büyük ranttan beslenenlerin, "tehlike" algısına düşenlerin, bir köşede her zaman kendi hazırlığını yapmış olanların "gelecek" planları inşâ etmeye başlamasına sebep olmuştur.


Biz, suların altındaki bu derin kıpırdanmanın yüzeye vuran küçük balıkları ve küçük halkalarına bakarak aşağıda olup bitenleri anlamaya çalışmaktayız. Tek kaynağımız açık istihbarattır; kavganın satıha yansıyan detaylarına bakarak olup bitenleri kavramaya gayret ediyoruz...


Örneğin Melih Gökçek...


AKP içinde bekâ arayışları başlayacak da Melih Gökçek böyle bir hareketlenmeden uzak duracak öyle mi?


İmkânsızdır.


Melih Gökçek, kendisini Tayyip Erdoğan sonrası dönemin "Başbakanlığına" hazırladığını, başına oğlunu koyduğu televizyon kanalının komedi programı gibi "siyaset programlarında" bile ortaya koymaktan artık kaçınmamaktadır.


Beyaz Tv'nin programlarını izlemenizi tavsiye ederim.Gerçi Gökçek ve oğlu, Beyaz Tv'nin "aile mülkü" olmayıp, Osman Gökçek'in orada sadece "maaşlı bir çalışan" olduğunu her fırsatta iddia etseler de ülkede bu yalana Ümit Zileli'den başka inanan (veya inanmış gibi görünmek zorunda kalan) kimse yoktur.


Melih Bey, geçen hafta sonu Beyaz Tv'nin kardeş yayın organı Kanaltürk'te Sami Dadağlıoğlu'nun sunduğu Pazar Politika programına katıldı. Verdiği mesajlar bütünüyle ilginç olmakla beraber en dikkat çekicisisi Tayyip Erdoğan'a "Devlet Başkanlığı hayalinden vazgeç" mesajıydı..
Şöyle dedi Gökçek:
"Mevcut parlamento ile başkanlık seçimine geçiş mümkün görünmemektedir, sayı yeterli değil, dolayısıyla bu konuda ısrarı sürdürmemek lâzım"
Şimdi bu sözden "Tayyip Erdoğan adına" en iyi niyetli sonucu çıkaracak olursak Melih Bey, Tayyip Bey'e "Mevcut haliyle, yani yetkisini yetersiz bulduğun ve sembolik özelliği ağır basan Cumhurbaşkanlığı ile yetin, fazlasına göz dikme" demiş bulunmaktadır.
Yine Tayyip Bey adına "kötümser" bakacak olursak Melih Bey, Tayyip Bey'e mealen ve de imâen şöyle demiştir:
"Sağlık durumunla ilgili bilgilerim var; istersen ne cumhurbaşkanlığı, ne de devlet başkanlığı için hayal kurma.."
Ve her iki halde de şu sarsıcı mesajı vermektedir Gökçek:
"AKP'yi bize bırak"
Gerçekleri görmezden gelmenin siyasette bedel ödemek anlamına geldiğini bilenler, eğri oturup doğru konuşarak şunu da düşünmelidir:
Yarın öbür gün AKP'de kılıçlar çekildiğinde, Melih Gökçek'in bu partinin içinde harekete geçirebileceği bir gücü var mıdır?
Gökçek'in cebindeki parayı, kurduğu gizli-açık ittifakları, elinin altındaki fonları, gün yüzü görmemiş kasetleri, ses kayıtlarını vs. gözönüne aldığımızda, rahatlıkla diyebiliriz ki,
Vardır...
Mesela Tayyip Bey, Gökçek'in bu restine rağmen, Başkanlık sistemini tartışmaya açar ve anayasal değişiklik için düğmeye basarsa, Gökçek'in desteğini alan kimi AKP'liler, bu girişimin karşısında saf tutarlar mı?
Cevap: Tutarlar..
Tam bu noktada Melih Gökçek'te ve kimi iktidar yandaşlarında aniden depreşen Deniz Baykal sevgisine dikkat çekmemiz ve bu şaşırtıcı gelişmeyi irdelememiz icap etmektedir.
Deniz Bey, meş'um bir kaset vakasıyla devrilmeden önce Melih Gökçek'in, bilimum AKP'li siyasetçinin, nice yandaş kalemin, Rasim Ozan Kütahyalı ve karısının, televiyon programcılığına "bohçacı kadın" ekolünü kazandırmış olan Sevilay Yükselir'in, Ekrem Dumanlı beyefendi ve hatta Nihat Doğan'ın ortak görüşü neydi?
"CHP Baykal ile bir yere varamaz (sanki kendi sorunlarıymış gibi...) çünkü Baykal ulusalcı ve Ergenekoncu bir zihniyetin temsilcisidir. Baykal gitmeli yerine darbeci zihniyete karşı olan, değişimi kavrayabilen bir lider gelmelidir"
Sonrasında kaset olayı patlak verdi...Cemati ve AKP hükümetini suçlayanlar oldu, olayın CHP içinden tezgâhlandığını savunanlar oldu, velhasıl komplonın kaynağı ortaya çıkarılamadı.
Ancak Baykal'ın tepkilerinden, sitemlerinden ve üstü kapalı göndermelerinden (hatta açıkça "Cemaat değil" açıklamasından ve F. Gülen'e teşekkür etmesinden) anlıyoruz ki CHP'nin eski lideri, başına gelenlerden AKP hükümeti ve cemaatten ziyade "CHP'nin içini" sorumlu tutmaktadır.
Belki de bildiği şeyler vardır..
Ve belki de bu "bildiği şeyleri" AKP'nin ve cemaatin ileri gelenleriyle paylaşmıştır?
Ankara'da bir cafede buluşup kırk yıllık arkadaşlarmışçasına neşeyle sohbet ettiği Melih Gökçek'e anlatmış olması ihtimali de hiç düşük değildir.
Gökçek ile Baykal bir süredir "kanka" oldukları Ankara'da artık sır değil...
İyi de "ulusalcı" olduğu için beğenilmeyen ve partinin başından gitmesi halinde CHP'nin "gerçek bir muhalefet partisi" hüviyetine bürüneceği savunulan Baykal, bugün ne olmuş da Gökçek'inden Ahmet Kekeç'ine, AKP'nin eteğinden tutmuş herkesin ortak lider adayı haline gelmiştir?
Gökçek bir yandan "CHP'nin başına Emine Ülker Tarhan gibi militan bir ulusalcıyı getirmeye çalışıyorlar" diyerek suyu bulandırmaya çalışırken, bir yandan da Baykal'ın CHP'nin başına yeniden geçmesini açıkça savunur olmuştur?
Baykal "ulusalcılık"tan vazgeçtiğinden mi?
Yooo...
Bildiğimiz kadarıyla Baykal, iktidar cenahının teesüflerine neden olan "ulusalcılık" hastalığından vazgeçmiş filan değildir.
Sözü uzatmayalım, mesele de  zaten "ulusalcılık" değildir..
Mesele, kartların yeniden karılması meselesidir. Kartlar yeniden karılırken kimin nerede saf tutacağı ve kimin kimlerle ittifak yapacağı meselesidir..
Bu noktada tamamen kendi kanaatimi söylemek isterim ki başına gelen kaset olayının "CHP içinden" kaynaklandığına inanan (veya bilen) Baykal, Kılıçdaroğlu ve ekibinden çok fena intikam almak üzeredir.
Bu uğurda, Gökçek'le de, Tayyip Erdoğan'la da, F.Gülen ve Taraf gazetesiyle de münasebet tesis ettiğine çok fena inanmaktayım...
"Kanıtın var mı?" derseniz "Yok" derim ama siyasette dayak yemekten ve işsiz kalmaktan başka bir şey elde edememiş eski bir "Ankara muhabiri" olarak böyle hissetmekteyim..
Bu gibi durumlarda köşe başlarını tutanların değil, "loser"ların his ve algılarına dikkat etmekte fayda vardır ey kamuoyu!
Meselâ yine kendi adıma, Deniz Baykal'ın Melih Gökçek ile Ankara'daki cafede yaptığı görüşme de, Tayyip Bey'e yaptığı geçmiş olsun ziyareti de fena halde muammalıdır...
Ve ikinci ziyarete ilişkin olarak bildiğim tek şey, Baykal'ın Erdoğan'dan "Mehmet Haberal'ın annesini ziyaret etmesine izin verilsin" ricasının Kemal Kılıçdaroğlu'nu zorda bırakmaya yönelik olduğudur...
Baykal deyip geçmeyelim ve yakında AKP iktidarının desteğiyle yeniden CHP'nin başına geçerse de hiç şaşırmayalım..
****
Baykal parantezini bu şekilde kapatıp Melih Gökçek'in Erdoğan'ın geleceğine ilişkin duygu, düşünce ve planlamalarına devam edecek olursak;
Kanımca Gökçek, Tayyip Bey'e "Başkanlık sistemini unut" derken, "Gel Cumhurbaşkanı ol" da dememektedir. Gönlünde yatan aslanın yola Abdullah Gül ile devam etmek ve "Gül Cumhurbaşkanı-Gökçek Başbakan" formülü olduğu anlaşılmaktadır ki bu öngörü bizi Gül'ün pozisyonunu sorgulamaya götürür.
Yahudilerin, "İnsan düşünür, Tanrı güler" diye bir sözleri vardır. Bu sözün mantığına göre öfkelenmek, eğlenmek, geçmişi ve geleceği unutmak, kendini sarsılmaz zannetmek insana özgüdür. Tanrı ise insanın bu toyluğunu yukarıdan gülümseyerek izler ve kendi planını yapar.
Benzetmek gibi olmasın ama Erdoğan hep "insan" gibi, Gül ise "Tanrı" gibi hareket etti.. Erdoğan öfkesini, tepkilerini hep ortaya dökmüş, pohohlanmaya hep prim vermiş ve kendisinden başka oyun kurucu olmadığına hep inanmıştır.
Gül ise hep gülümsemiştir.. sadece gülümsemiştir.
Bir konuda açıkça tavır aldığını, birilerini açıkça hedefe koyduğunu, kafasından geçenleri belli ettiğini, herhangi bir konuda net bir cümle kurduğunu göremezsiniz.
Arap çöllerinin gece ortaya çıkan sessiz ve derin fırtınaları ile sabırlı İngiliz aklının bir karışımıdır o..
"İnsan" gibi gülen, öfkelenen, mağrurluğun tuzaklarına düşmekten kendisini alamayan ve tek "oyun kurucunın" kendisi olduğunu düşünen Tayyip Erdoğan, ayağı tökezlediği gün Abdullah Gül'ün sabır, sessizlik ve gülümsemenin ardında nasıl bir yığınak ve nasıl güçlü kaleler tahkim ettiğini görecektir.
Sözü uzatmamak gerekirse,
Abdullah Gül+Cemaat+Melih Gökçek+ Deniz Baykal+ Taraf gazetesi...
Bu listeyi şaşırtıcı isimlerle uzatmak mümkündür...
Hele bugün Star gazetesinden ayrılan Mehmet Altan'ın "Askeri vesayetin yerini sivil vesayet aldı" dediğini duyunca,
Başbakan'ın sadık kulu Akif Beki ile Taraf'ın bavulcusu Mehmet Baransu arasında kopan kavgayı okuyunca,
katıla katıla gülmekten kendimi alamadım...
Demek askeri vesayetin yerini sivil vesayet almış!
***
Gökçek Erdoğan'a "AKP'yi bana bırak" mesajı veriyor. Böyle bir istek ve hazırlıktan habersizliği düşünülemeyecek olan Abdullah Gül gülümsüyor. Cemaatin kalemleri ve CİA'nin "gazete" adı altında yayın yapan tuvalet kağıdı, Erdoğan'a açıkça diş gösteriyor.
Baykal, intikamı için her yolu mübah görüyor. Devlet Bahçeli ise Abdullah Gül'ü "Türkiye Cumhuriyeti'nin sembolü" olarak dünden kabul etmiş durumda..
Peki Erdoğan'a zerkedilen "dünya liderliği", "İslam alemi liderliği" gibi vaatlerin arkasında duran var mı?
Bilinmiyor.
"Arap baharına" tavır alması sağlandıktan sonra kapsamlı bir ortadoğu gezisine çıkarıldı. Bindirilmiş kıtaların "Arap halkı" diye yutturulmasına kimse inanmadı. Dostu ve ortağı, birlikte tatile çıktığı Beşar Esad ile kanlı bıçaklı. "Yeni İslam lideri" pohpohlamasıyla çıktığı Mısır seferinde Müslüman Kardeşler'in "rejim ihraç etmeye çalışıyorsun" şeklinde buz gibi tavrıyla karşılaştı.
Bir zamanlar Ankara'yı kapı komşusu yapmış olan Irak Başbakanı Nuri Maliki, ABD'nin çekilmesinden sonra patlayan Şii-Sünni savasında "taraf olmakla"suçladığı Erdoğan'a bu tutumun "Türkiye'deki etnik ve mezhepsel yapı açısından" riskli olduğunu hatırlattı.
Bizimki, her gün tahrip ettiği Atatürkçülüğe sığınıp Türkiye'nin etnik ve dini kavgalar temelinde kurulmuş bir Cumhuriyet olmadığını söylemek zorunda kaldı.
Böyle bir tablodan bırakın "İslam âlemi liderini", Kerkük muhtarı bile çıkmaz..
Erdoğan yakında kendisine bu gazı verenler tarafından da terkedilme riskiyle karşı karşıyadır.
*******
Derin sularda meydana gelen hareketliliğin "Ergenekon" adı altında yürütülen kapsamlı tasfiye operasyonuna yansıdığına da tanık oluyoruz.
Tayyip Erdoğan'ın yargıya neredeyse açıkça çağrı yapmasına rağmen İlker Başbuğ'un tutukluluğu kaldırılmadı. Hakimler, adeta Erdoğan'a cevap verir gibi ret kararları yazdılar (kimse bu durumun, yargının bağımsızlığını gösterdiğini söylemeye kalkışmasın, yemezler.)
"Ergenekon" operasyonunu yönlendiren kliklerden birinin yaklaşık iki aydır Süleyman Demirel'i tutuklatmak için yoğun çaba sarfettiğine de tanık oluyoruz. Bu çabanın sonuçları Kurtlar Vadisi dizisinin repliklerine bile yansımış durumda. Demirel'i tutuklatma operasyonunda Melih Gökçek'in Beyaz Tv'si başı çekiyor.
Bu uğurda kurşun askerleri öne atıyorlar. Dinamit adlı programda, modreratör Latif Şimşek'e "Kılıçdaroğlu Danıştay cinayetinden haberdardı" bombası patlattırılmak istendi. Programda "Latif Şimşek'ten müthiş bomba, az sonra"ş eklinde alt yazılar geçmeye başladı. Ancak gariban bir Ankara muhabiri olan Şimşek, "operasyonu" eline yüzüne bulaştırdı.
Olayın tanığı olduğunu söyleyen kişiyi yayına bağladılar. Latif daha ilk dakikada "Benim iddiam değil arkadaşlar, tanığın iddiası, lütfen kaldırın o KJ'yi" şeklinde çarketmeye başladı. Hararetli tartışmanın ortalarında Latif Şimşek, artık kulaklıktan nasıl bir baskı geliyorsa, telefona bağladığı kişiye tekrar sahip çıkıp "Programdan önce kendisiyle dört saat konuştum, ben ikna oldum, belgeler bende. Haftaya açıklayacağım" demeye başladı.
Yayına CHP'liler bağlanınca ortalık karıştı, iddianın sahibi kişi arada bu bilgiyi kanal kanal gezip para karşılığı satmaya çalıştığını itiraf etti. Ümit Zileli'nin "Ben bu işte figüran olmak istemiyorum" şeklindeki kaprisli hareketleri de üste gelince, Latif tekrar çarketme eğilimine girdi ve az önce "Bütün belgeleri bana verdi, hepsi bende" dediği telefon konuğuna "Muzaffer Bey, var mı belgeniz? Varsa ortaya koyun" demeye başladı.
(Bu arada, Zileli'ye seslenmeden geçemeyeceğim. Ümit Zileli, o programda sen zaten figüransın; senin durumunu ayrı bir yazıda ele almak arzusu içindeyim..)
Olay, Latif'in "Biz de burada şey değiliz yani...Sürekli basın kartım var benim...Gözünden tanırım.." şeklinde sayıklamaları ile tam bir çıkmaza girmişti ki imdada Rasim Orhan Kütahyalı yetişti. Latif'in konuğunun savcılık ifadesini internetten bulup okuyan Rasim, "Yahu bırakın Kılıçdaroğlu'nu filan. Bak adam burada Yeşil'in Demirel'in evinde adam öldürdüğünü söylüyor!" diye o ciyak sesiyle bağırmaya başladı.
Ve olay "Kılıçdaroğlu Danıştay cinayetini önceden biliyor muydu" bombasından, "Yeşil Demirel'in evinde adam öldürdü mü" bombasına dönüştü.
Tanığın doğru söyleme ihtimalini tamamen dışlamamakla birlikte, Baykal olayında meselenin "ulusalcılık" olmaması gibi, burada da olayın "Demirel'in evinde cinayet işlenmesi " olduğunu zannetmemekteyim.
Olay, Ergenekon çerçevesinde klikler arasında savaş yaşanması olayıdır. Aralarında Melih Gökçen'in ve cemaatin de bulunduğu bir cenah, bugünlerde tutuklu listesine Demirel'in de eklenmesini ısraren isterken, diğer bir klik, şu aşamada operasyonun bu noktaya çekilmesini doğru bulmuyor.
Aynı tartışmanın İlker Başbuğ'un tutuklanması konusunda da yaşandığı anlaşılıyor..
Çarşı çok hareketli...
Sakin görünen denizin derinliklerinde hırçın ırmaklar akıyor...






http://www.acikistihbarat.com/haberdetay.aspx?id=9901



0 yorum:

Yorum Gönder

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Hostgator Discount Code