15 Aralık 2011 Perşembe

Tayyip Erdoğan'ın Ecevitleşme Süreci


9 Aralık 2011

Tayyip  Erdoğan'ın  evinin  önünden  geçerken, kapıda bekleyen meslektaşlarımın 
"kurumsallaşmaya" başlamaları dikkatimi çekti

İşte bu "kurumsallaşma" kader bağlamında biraz korkutucudur. Ecevit'in elden ayaktan düşmesinden tam 8 yıl sonra, yaşlı Başbakan'ı "yabancı devlet adamlarının önünde iyi fotoğraf verememekle" suçlayan bir başka Başbakan'ın evinin önünde gazeteciler çadır kuruyor!



Önceki gün Ümraniye'ye dolmuşla giderken Başbakan Tayyip Eroğan'ın ameliyattan sonra istirahat etmekte olduğu Kısıklı'daki evinin önünden geçtim.

Yolun bir tarafında korumalar bekliyor; partililerin ve vatandaşların geçmiş olsun dilekleri için bir de defter açılmış. Yirmi kadar vatandaş, deftere mesaj yazmak için sırada. Yolun diğer tarafında ise gazetecilerin kamp kurduğu alan var. Canlı yayın araçları, kameralar, şemsiye, rüzgarlık, çay makinası...
Meslektaşlarımın halini görünce Bülent Ecevit'in evinin önünde beklediğimiz günleri hatırladım. Gazeteciliğin de diğer profesyonel mesleklerde olduğu gibi 'insanlık dışı' tarafları var. Bilindiği gibi 'olumludan' haber olmaz; haber 'olumsuzluktadır'. Gazeteci içten içe ister ki kötü birşeyler olsun, çarşı hareketlensin, haber çıksın...

Eğri oturup doğru konuşalım ki gazetecinin beklediği şey, Başbakan'dan ' iyi bir haber' gelmesi değildir. "Başbakan'ın sağlık durumu iyiye gitmektedir" şeklinde bir açıklama için kimse gece-gündüz canlı yayın ekibi bekletmez. Beklenen-her şeye rağmen Allah korusun diyelim ama-kötü bir haberdir. Yeniden hastaneye kaldırılmak gibi, bir doktor heyetinin arka kapıdan villaya girdiğini görmek gibi, Başbakan'ın istirahatinin belirsiz bir süre uzatıldığını öğrenmek gibi vs.

Maalesef hayat böyle..Madalyonun her zaman iki yüzü vardır ve birinin felaketi diğerine fırsat sunar. Aynı, Ecevit'in hastalığının ve Necmettin Erbakan'ın güçten düşmüşlüğünün Tayyip Erdoğan'a altın fırsatlar sunması gibi...

Başbakan Erdoğan'ın "laparoskopik yöntemle" gerçekleştirilen ameliyatının üzerinden yarın itibarıyla tam iki hafta geçmiş olacak. Deniz Baykal'ın yaşı ve Ecevit'in güçsüz düşmüşlüğü ile dalga geçen bir adam için uzun sayılabilecek bir süre...

Hastalığı üzerine yapılan spekülasyonlar, Ecevit tecrübesini yaşamış bir gazeteci olarak beni cezbetmiyor. Herkes kendince bir sonuç arzu ediyor olsa da neticede doktorların yaptığı/yapacağı açıklama ile yetinmek zorundayız.

Böyle durumlarda genellikle herkes uzman kesilir ve bilinmeyen bir hastalık üzerine olmadık hikayeler anlatılır. Bu durumun önüne geçmenin tek yolu, hastalık konusunda ehil ve yetkili kişilerin kamuoyunun karşısına geçip -gerçek her ne ise-samimi bilgi vermeleridir ama yapmazlar nedense. Hem spekülasyonlardan rahatsız olurlar, hem de açıklıktan korkuyla kaçınırlar. Dengelerin altüst olmasından, iktidar kayasından düşecek küçük bir taş parçasının domino etkisi yaratmasından çekiniyor olabilirler, kimbilir?

Neredeyse hiç bir halk tabanı kalmamış, AKP gibi güçlü bir sermaye tarafından da desteklenmeyen Ecevit'in küçük partisi bile aniden gümbürdeyip gidecek diye az korkulmadı. O bakımdan, büyük bir kitleyi ve sermayeyi, koskoca bir uluslararası ilişkiler ağını kontrolü altında tutan Tayyip Erdoğan'ın hastalıkları konusunda bu kadar hassas olunması normaldir...

Ben kendi adıma "Tayyip Erdoğan sonrası" haber, analiz ve senaryoları da, özellikle bizim ulusalcı kesimden yükselen "çatırdıyorlar" umudunu da erken bulanlardanım. Erken ve gereksiz...Bizim kesimin umutlara gark olması, biraz da çaresizlikten. AKP iktidarını uzaklaştıracak güçlü bir halk desteği, örgütlenme, rüzgâr vs. yakalamadığını bilmenin çaresizliğinden meydana gelen temenni ve umutlar bunlar.

Demek ki sadece konjonktürel etkilere umut bağlanmış ve bu konjonktürel etkiler arasında tek seçenek olarak da Tayyip Erdoğan'ın bir şekilde kontrolü kaybedip partisinin parçalanması görülüyor.

Peki Allah Erdoğan'a 90 yıl ömür verir de, kırk yıl daha partisinin başında kalırsa ne olacak?

Ortada ameliyat geçirmiş bir Başbakan ve ameliyatta bulunmuş doktorlardan birinin dün itibarıyla yaptığı açıklamadan başka elimizde bir şey yok esasen.

Abdullah Gül ve Bülent Arınç cenahında kımıltılar yaşanması da öyle çok özel bir durum gibi algılanmamalı. Gül'ün de, Arınç'ın da Tayyip Erdoğansız bir ortamda kendilerini lider olarak görme potansiyelleri zaten biliniyor. Bu durumdan AKP tabanının çok tahatsız olduğu da düşünülmemeli ayrıca..

Yazımızın başlığı bağlamında benim dikkatimi çeken başka şeyler var. "Kader" örneğin...

İnsan kaderinin nasıl geri dönülmez bir yol olduğu...

Tayyip Erdoğan'ın evinin önünden geçerken, kapıda bekleyen meslektaşlarımın"kurumsallaşmaya" başlamaları dikkatimi çekti. Gazetecilerin beklediği alana Üsküdar Belediyesi bir çadır kurmuş ve çay-kahve servisi yapmaya başlamıştı. 

Çevre esnafı ile gazeteciler arasındaki kaynaşma da göze çarptı. Muhtemelen telefonlar alınıp verilmiş, "Bir hareketlilik olursa çaldır beni abi" şeklinde muhabbetler kurulmuştur.

Biz Ecevit'in evinin önünde beklerken televizyon getirtip dünya kupası maçlarını bile izlemiştik! Başbakan'ın istirahati bir hafta daha sürerse, Öyle bir geçer zaman ki'nin izleyicisi kanımca daha fazla dayanamaz ve Üsküdar Belediyesi'nin çadırına dev ekran bir plazma kurulur...

İşte bu "kurumsallaşma" kader bağlamında biraz korkutucudur. Ecevit'in elden ayaktan düşmesinden tam 8 yıl sonra, yaşlı Başbakan'ı "yabancı devlet adamlarının önünde iyi fotoğraf verememekle" suçlayan ve "Ben Ecevit'e benzemem" iddiasıyla George Bush'un karşısına geçer geçmez bacak bacak üstüne atan bir başka Başbakan'ın evinin önünde gazeteciler çadır kuruyor!

Üstelik, evinin önüne çadır kurulduğunda rahmetli Ecevit 78 yaşındaydı..

Tayyip Erdoğan ise 57 yaşında...

Bu gibi vakalarda dikkat çeken bir diğer durum, ahali arasında yayılan ölçüsüz dedikodulara karşılık Başbakan'ın sağlığını korumak, kollamak, gözetmek ve spekülasyonları boşa çıkarmakla görevli kesimin aşırı derecede iyimserlik yayma çabasına düşmesidir.

Erdoğan'ın ameliyatına katılan Prof. Dr. Mehmet Füzün'ün Ege'de Son Söz gazetesinden Fatih Yapar'a verdiği demeç , böyle aşırı bir iyimserlik taşıyor gibi geldi bana. Tıbbi bir açıklamadan çok, her şeyi fazlasıyla yolunda göstermeye çalışan bir parti bültenine benziyor.

Rahmetli Ecevit'in hastalığında da çeşitli doktorlar böyle abartılı açıklamalar yapmışlardı.

Prof. Füzün'ün verdiği bilgileri doğru kabul etmekle birlikte, "Neden ameliyatı yapan Dursun Buğra değil de, sadece ekibi bir araya getirdiği anlaşılan Füzün açıklama yapıyor?" diye sormadan edemiyor insan.

Tabii bu, Ege'de Son Söz gazetesi muhabirinin kişisel başarısı da olabilir ama Dursun Buğra'dan da bir şeyler duymak isteriz açıkçası...

Bir hekimden çok, Başbakan'ın sağlık haberlerini merakla bekleyen bir partili gibi konuşuyor Füzün ve kusra bakmasın bir hekim olarak da oldukça tuhaf sözler sarfediyor.

"Tabii ki sıradan bir insanın ameliyatını yapmıyorsunuz. Tayyip Erdoğan, Dünya’nın sayılı ilk 3-5 liderinden birisi. O yüzden ameliyatta stres yaşadıkdemesi örneğin..
Ne demek şimdi bu?!

"Dünyanın sayılı 4 milyar 500 bininci vatandaşı" olarak beni ameliyat etse, stres yaşamayacak mıydı yani? "Kaybetsek de bir şey olmaz, bunun gibilerden çok var" deyip ıslık çalarak mı yapacaktı benim ameliyatımı?

Alındım, kırıldım sıradan bir vatandaş olarak..Doktorlara olan güvenim sarsıldı...

Bir hekim için önünde yatan organizmanın "dünyanın sayılı ilk üç-beş liderinden biri" olup olmamasının ne önemi bulunabilir ki?

Hipokrat yemini diye bir şey var sanıyorduk!

"Yaptığımız incelemede tahliller tertemiz çıktı" cümlesindeki "tertemiz" vurgusu da düşündürücü...

Bir hekim, "temiz çıktı" veya "kötü huylu çıkmadı" demekle yetinebilir oysa.."Tertemiz"de abartılı bir vurgu var.

Sonra, Başbakan'ın kendisini aramasından pek gururlanmış Sayın doktor, adeta bilinç altı konuşuyor,

“Türkiye’de toplasanız bu işi yapan 7-8 isim var. Meslekte duayen konumdayım. Sayın başbakanımız beni aradı ve durumu anlattı. Kendisiyle telefonda önceden konuyu konuştuk. Ameliyat ile ilgili bilgiler verdim. Açık ameliyat konusunda Türkiye’de sayılı isimlerden biri olduğumu, fakat bu işi kapalı olarak yapanların da bulunduğunu ifade ettim. Başbakanımıza ameliyatı yapan isim Prof. Dr. Dursun Buğra hocamızı önerdim. Dursun Buğra’nın bu işi yapabileceğini söyleyerek ‘benim çok yakın arkadaşımdır’ dedim. Zaten başbakanın ekibi inceleme ve araştırma yapmış olmalı ki, beni aradılar. Daha sonra ameliyat sürecine girdik”
şeklinde coşkulu ve ölçüsüz anlatımlara girişiyor..

Şöyle de bir ifade var haberde; okuyalım:

"Başbakanın kesinlikle kanser olmadığını belirten Füzün, 'Sayın Başbakan ameliyat olmadan önce biz bunu biliyorduk. Zaten ameliyata da bu güvenle girildi. Kalın bağırsak yaklaşık 1,5 metre uzunluğundadır. Başbakanımızın bağırsağından 20-25 santimlik bir bölüm alındı. Bağırsaktaki polipler kolonoskopi yöntemiyle alınamadığı için ameliyat yöntemine başvuruldu. Yapılan operasyonda aldığımız polipler iriydi ama zararsızdı. Buna halk tabiriyle iyi huylu polipler diyebiliriz. Poliplerin her zaman bağırsakta probleme neden olması tehlikesi vardı. Sonuçta karşımızda bir başbakan var. ‘Görev süren bitsin, daha sonra ol’ diyemezdik. Biz bunu almasaydık. Daha sonraki 3-5 yıl içinde belki ciddi bir rahatsızlığa çevirebilirdi' dedi"

"Kesinlikle" vurgusunun hangi ihtiyaca binaen yapıldığını ve "Biz bunu zaten biliyorduk"un ne anlama geldiğini kendi adıma sormak isterim.

Başbakan için bir süredir kanser şüphesi mi vardı?

Ne kadar bir süredir vardı?

Güneş gazetesi yazarı Talat Atilla, Abdullah Gül'ün "Kendisine ihmal etmemesini söylemiştim" şeklindeki sözünü mercek altına almış ve Atilla diyor ki "Böyle bir yaklaşım, geç kalınmış bir durumu ifade etmek için kullanılır"...

Bu da kayda değer bir bakış açısı...

Ecevitleşme sürecine benzeyen başka durumlar da göze çarpmadı değil. Örneğin, hastalık süresince servis edilen 5-6 kare fotoğraf. Bunlar Joe Biden ve Katar Emiri'nin ziyaretinden sonra servis edildi. Hepsinin ortak özelliği, Başbakan'ın itinayla photoshop'lanmış olmasıdır. Buna rağmen kareyi büyüttüğünüzde avurtları, boynu ve gözleri içe doğru çeken bir zayıflama ile ellerin vücuda yabancılaşmasını açıkça görüyorsunuz.

Olabilir, neticede ağır bir ameliyattır ve Başbakan henüz nekahat dönemindedir ama o zaman neden bu durum açıkça söylenip de ziyaretler iptal edilmiyor? Neden photoshop'a başvuruluyor ve Başbakan çok sağlıklıymış g,ibi gösterilmek isteniyor?Ve madem ziyaretleri kabul edecek kadar iyi durumda, kendisini neden en yakın milletvekillleri ve çalışma arkadaşları bile ziyaret edemiyor?

Kim ne derse desin bir büyü bozulmuştur...

Ecevit'i "Karaoğlanlık" efsanesinden "düşkün ihtiyar" fotoğrafına sürükleyen hastalık da böyle ani bir gelişmeyle ortaya çıkmıştı. Bütün hayatının ve bütün uzuvlarının mercek altına alınmasını hiç bir önleyici çaba durduramadı.

Hayat maalesef çok acımasız. Ecevit'in Oran sitesindeki mütevazı evine de bu olaydan sonra girilebildi. Anlatıldığı gibi mutfakta çay ve bisküviden başka bir şey görünmüyordu.

Dikkat ettiniz mi, Erdoğan'ın Kısıklı'daki kalesine de ilk kez hastalığı sebebiyle girebildik. Sahne perdesini andıran iki renkli, katmanlı ve parlak kumaştan oluşan perdeleri ilk kez gördük. "Osmanlı" gibi görünme çabasını yansıtan varaklı aynaları, püsküllü koltukları ve koç başlı konsolları da öyle...

Bu büyünün bozulmasından sonra ülkenin önde gelen stil uzmanları, dekoratörleri, moda tasarımcıları, Emine Erdoğan'ın zevkini yansıttığı anlaşılan bu tuhaf kültür karmaşasına daha ne kadar "İnce bir zevkin ürünü" şeklinde övgüler dizebilirler sizce?

Bir yıl mı?
İki yıl mı?
Bir ay mı?

Bu sorunun cevabı inanın hastalığın ne olduğundan daha da önemlidir...


Fatma Sibel YÜKSEK / AÇIK İSTİHBARAT


0 yorum:

Yorum Gönder

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Hostgator Discount Code