5 Mayıs 2011 Perşembe

Türkiye'de Ayaklanma Koşulları Oluşturulurken!

İç siyasette AKP hegemonyasına koşut hareketlilik devam ediyor. Şifreli olduğu ortaya çıkan YGS için umut bağlayan gençlerin düş kırıklıklıkları, Yüksek Seçim Kurulu’nun 12 Haziran seçimlerine ilişkin hazırlıkları, bağımsız adayların adaylıklarını engelleme girişimleri, Ergenekon davasından tutuklu olan aydınların siyasete girmelerinin önüne engeller yığılması planlamaları, anayasanın ilk üç maddesinin ortadan kaldırılmasına dönük ifadelerin açıkça ifade edilerek devleti yok hükmünde kılmanın koşullarının hazırlanması gibi bir çok çetrefilli konuyla boğuşan Türkiye’de her şey alt üst durumda.

Asıl tehlike son haftalarda ortaya çıkmaya başladı. Güneydoğu’daki illerde yaşanan gerginliğin temelleri çoktan atılmıştı ki, ‘Yeni Osmanlı Misyonuyla Kürdistan İnşaası Ergenekon ve Fethullah’ kitabımda; Ortadoğu’da Türkiye’ye koçbaşı işlevi verildiğini, BDP’nin ve AKP’li olmayan özellikle Güneydoğu’da etkinliği olan şeyh, ağa gibi feodal unsurların AKP’lileştirilmesi, muhafazakâr demokrat kimlikle bütünleşmelerinin sağlanmasına dönük ipuçlarına yer vermiştim.


Bu süreç hızla ilerledi. Bununla birlikte Ortadoğu’da ‘diktatörlüklerden kurtulması’, ‘demokratik yönetim anlayışının yerleştirilmesi’, ‘dışa açılması’, ‘petrol için değil insanlık refahı için demokrasi açılımları’ gibi Sorosvari tanıdık kavram karmaşalarıyla olaylar yaşanmaya, Arap ayaklanmaları gündemi meşgul etmeye başladı.

Milyonlarca insan batı ittifakının bombaları altında yine ve yeniden can verdi, yaralandı, yurdu işgal edildi. Bu faşist işgal politikasına, mevcut batı ittifakı, demokratik açılım adını verdi ve halkların en kutsal hak olan yaşamda kalım haklarını ellerinden aldı. Halbuki muhalif hareket fonlanmış örgütleriyle, Amerikan dış politika araçları olan dernek, vakıf ve araştırma merkezleriyle bağlantılı toplumsal hareketleriyle, medya olanaklarıyla hazırlanmış ve ‘demokratik bomba’ siyaseti bataklığına saplanmıştı.

Çarpık ilişkiler olarak yansıyan, kafamızı bulandıran “acaba hangisi gerçekten muhalif”, “acaba hangisi diktatoryaya gerçekten hayır diyor”, “hangi hareket batının organizasyonu” gibi soru işaretleri ortaya çıkıyor. ‘Bazı rejimlerin devrilmesine atlantik ötesinden, Avrupa’dan çok büyük destek var. Hatta istihbarat organları ve özel birlikler bu rejimlerin devrilmesi için yoğun operasyonlar yürütüyor.

Ama aynı güçler, devrilmesi istenenler kadar zorba, baskıcı bazı rejimleri daha da güçlendirmek hatta onların eliyle aynı hak ve özgürlük talepleri için sokaklara çıkanları ezmek için kullanıyor’[1] Bu nasıl ilişkiler ağı derseniz, batı demokrasisi, özgürlük anlayışı, batı emperyalizminin çıkarlarıyla, sermayenin ihtiyaçlarıyla birlikte anılıyor da ondan yanıtını vermelisiniz.

Kaldı ki George Soros’la beraber anılan “R2P (Responsibility to Protect) Koruma Sorumluluğu doktirinine göre uluslararası arenada bağımsızlık, köleci ve feodal dönemlerden kalma arkaik bir terim ve günümüzde karmaşık çağrışımları olan bir kavram. İnsan hakları gibi temel hukuk normları, hukukun bu iradesi kendinden menkul kurucu nesnesinden daha önemli ve insan haklarını koruyamadığı oranda kendisine her türlü müdahale meşru.

Dünyaca ünlü banker ve spekülatör George Soros’un öncülüğünü yaptığı ve bugün de belli başlı bütün batı ülkelerinin takip ettiği bu doktrin uyarınca artık dünya aynı çarklar içinde dönen bir sistemin parçasıdır ve bu sistemi sorunsuz olarak devam ettirmekse uluslararası hukukun en önemli görevidir.”[2]

Uluslararası hukukun bu işgal yöntemi, Tunus’ta 4 Ocak’tan itibaren, Mısır’da 25 Ocak’tan itibaren halk ayaklanmasını belirledi. Ardından Libya ve son olarak Suriye’de yaşananlar, Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesine oturan ve Condoleezza Rice’ın bu projeyle “Türkiye dahil 22 ülkenin sınırları değişecek” açıklamalarına koşut düşünüldüğünde tam da rayına oturuyor.

Peki bu sınır değişimi, özgürlük ve demokrasi nakli ortadoğu coğrafyasında nasıl uygulanacak. Onu da Amerikan dış siyasetinin belirleyici isimlerinden Zbigniew Brzezinski’nin 2008 yılındaki açıklamalarıyla anlamak olanaklı:

Önceleri bir milyon kişiyi kontrol etmek, bir milyon kişiyi fiziksel olarak öldürmekten kolaydı. Bugün, bir milyon kişiyi öldürmek, bir milyon kişiyi kontrol etmekten son derece daha kolaydır.[3]

Bu kadar basit, demokratik hareketlere, bombalar yağdırılacak. Batı ittifakı yanında yer alan diktatörlere karşı ayaklanmış halk; yoksulluk, işsizlik, anti emperyalist bir blok kurma istenciyle bir araya getirilip, yeni bir işbirlikçi oligarşiyi iktidara taşıyacak. Halkın talepleri normal, koşullar tamam geriye ne kalıyor; halkın gerçek taleplerini törpüleyip (bunu halkı bombalarla yok etmek olarak okumalı), batı ittifakının gereksinim ve çıkarlarını hakim ve esas kılmak.

Libya’ya ilişkin küçük anımsatma bu süreci anlamayı kolaylaştıracaktır. Libya’da petrol millileştirilmiş; Kaddafi üniversiteler kurdurmuş ve sanayiyi geliştirmişti ve çölün kumlarında gelişmekte olan bir tarımı yaratmıştı, yüz binlerce vatandaş ilk defa layık olduğu konutlarda yaşama hakkına sahip olmuştu. Ta ki, Lockerbie faciası yaşanana kadar!

Pan Amerikan Havayolları'na ait Boeing 747 tipi uçak, içine bomba konması sonrası, 21 Aralık 1988'te İskoçya'nın Lockerbie kasabası üzerinde infilak etmiş, 270 kişi ölmüştü. Abdül Basit el Megrahi, 1988 yılında Amerika'ya giden Pan Am Havayolları'na ait yolcu uçağına bomba yerleştirmekten suçlu bulunup ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştı. 189'u Amerikalı 270 kişinin ölümüne neden olmaktan hüküm giyen ve kanserli olan eski Libya ajanı, sadece üç aylık ömrü kaldığı gerekçesiyle serbest bırakılmıştı.[4]

Lockerbie faciasını bahane eden Amerika’nın baskısıyla sağlanan uluslararası ambargoyla, Libya’nın kalkınma hamlesine darbe vuruldu. Ardından 2003’te ABD’nin Irak’a fiili müdahalesi Kaddafi üzerinde korku yarattı. Bu korkuyla ekonomik ve siyasi tavizler verdi. Ekonomiyi yabancı banka ve şirketlere açtı. IMF taleplerini kabul etti. Pek çok devlet şirketini özelleştirdi. Gıda ve benzin gibi temel maddelere subvansiyonu kesti. Bu yükselen fiyatlar geçim şartlarını zorlaştırdı ve işsizliği artırdı.

Amerika, Kaddafi’yi diyalog kurulacak bir lider olarak görmeye başladı. Özel onurla Avrupa’ya kabul edildi. Sarkozy, Berlusconi ve Brown hükümetleriyle muhteşem sözleşmeler imzaladı. Kaddafi’den ödünler koparmak, küresel sistemin doyumsuz aktörlerine yetmedi.”[5]

Bombalarla ortadoğu ülkeleri tehdit edildi, yaratılan halk hareketi baskılanarak iktidara, küresel faşizmin yeni piyonları yerleştirilmek üzere tüm sistem alt üst edildi. Bunu en somut örneğini de, McCain’in Bingazi’de göstericilerle karşılaşmasında yaşadık. 2000 ve 2008 ABD Başkanlık Seçimi Cumhuriyetçi adayı, savaş yanlısı bir neo-con ve Yahudi lobisi ilişkisi güçlü olan John McCain’i, Bingazi’de göstericiler ellerinde Amerikan bayrakları ve ‘yaşasın Amerika’ diye bağırararak karşıladı.

McCain, Amerika’nın Kaddafi’nin yıkılması için daha fazla işler yapması gerektiğini savundu. Obama’nın, “Libya’da kara hareketı yapmama” kararını destekleyen ama“direnişçilere daha fazla silah ve eğitim verilmesi gerekiyor” bir ABD senatörüyle karşı karşıya kalmıştır.[6]

Eli silahlı demokrasi yanlılarının kimlerce hangi amaçlar için örgütlendirildiğini açıkça görmekteydik.

Libya gibi, Suriye’nin de bu halk hareketi dalgasında sürüklenmesine tanık oluyoruz. Suriye’yi, ilk aşamada kışkırtıcı eylemlerle gündem belirlendiği, ardından ordu ve siyasetin bölüneceği ve emperyalizmin kuracağı yeni iktidarın ABD, İngiltere ve Arabistan tarafından tanınarak; işgalin meşruiyetinin sağlanması planı[7] yavaş yavaş işliyor.

Bu sürecin nasıl işletileceğine ilişkin ayrıntılar da Wikileaks’te yayınlanan ve The Washington Post gazetesinde haber olan belgede yer alıyor.

Gazete, Suriye’de yayın yapan Barada TV’nin kışkırtmaların hazırlık aşamasında 2009 Nisan ayında kurulduğunu ve olayların başlamasıyla birlikte uydu ve internet üzerinden daha etkin bir rol oynamaya başladığını yazdı. Gazete, kanalın uzun vadede Beşar El Esad’ı devirmeyi hedeflediğini belirtti.

Obama, Suriye cumhurbaşkanı Esad’la ilişkileri normalleştirip 6 yıl aradan sonra 2011 Ocak ayında Robert Ford’u Şam büyükelçisi olarak atamasına rağmen, yıkıcı faaliyetlere para aktarmaya devam etmiş, Wikileaks belgesinde yer alan kriptoya göre:

Suriyeli yetkililer, ABD’nin illegal siyasi gruplara gönderdiği para yardımını, kuşkusuz rejimi değiştirmeyi desteklemekle eş değer görüyorlar. Suriye’nin içinde ve dışında uygulanan karşıt grupları destekleme programının yeniden gözden geçirilmesi faydalı olabilir…2006 Şubat ayında, Bush yönetimi; Suriye’de reformcuların çalışmasını güçlendirmek için 5 milyon dolar aktaracaklarını bildirmişti. Aynı dönem içinde ‘sürgündeki Suriyeliler’ Avrupa’da ‘Adalet ve Kalkınma Hareketi’ni kurdu. Hareket açıkça Beşar el Esad’ın gitmesini istedi ve Suriye’de yasaklandı. ABD diplomatik kaynakları, Adalet ve Kalkınma Hareketi’ni ‘Müslüman Kardeşlerden ayrılmış, liberal ve ılımlı islamcı’ olarak tanımlıyor.[8]

Adalet ve Kalkınma Hareketi kanalı Barada TV’ye giden paralar, ABD Los Angeles merkezli “Democracy Council”den gönderilmişti.[9]

Suriye’nin BM Daimi Temsilcisi Beşar Caferi:

“Olup bitenlerden kaygı duyuyoruz. Ancak, bu şiddet eylemlerinin gizli bir proje olduğu, dış güçlerin Suriye’yi istikrarsızlaştırmaya çalıştığı gerçeğini anlamalısınız.”[10]

ifadelerine karşın, Tayyip Erdoğan, Suriye’deki OHAL’in kaldırılmasının yetersiz olduğunu, demokratikleşmenin devam etmesi için hızlı adımlar atılması gerektiği[11] yönündeki açıklamalarıyla Amerikan seviciliğini gösteriyordu. Obama’yla görüşen ve görüşme sonrası Beyaz Saray’dan yapılan açıklamaya göre:

“Obama ve Erdoğan, Suriye vatandaşlarının demokratik arzularını yansıtan anlamlı reformları derhal hayata geçirmesi gerektiği yönünde de anlaştılar.”[12]

El Cezire’nin yorumu da, Amerikan misyonunun taşıyıcılığını yapmanın farklı bir penceresini göstermekteydi:

“Esad’ın istifa etmekle ilgili herhangi bir düşünceyi reddettiği, olağanüstü hal yasalarının teoride kaldırılması ötesine geçen her türlü reformu benimsemeyi reddettiği fazlasıyla açıktır. Bunun yerine muhalefeti hainlikle, yabancı güçlerle işbirliği yapmakla ve devlete karşı silahlı ayaklanma yürütmekle suçladı.”[13]

Halbuki Esad’ın suçlamaları haklı ve gerçeği ifade ediyordu. Suriyeli stratejist yazar Talib İbrahim’in Anadolu Ajans’ıyla yaptığı söyleşide, Suriye’nin bazı kentlerinde yüklü miktarda silah ele geçirildiğini ve bazı göstericilerin silah kullandığını hatırlatarak,

“Keskin nişancı tüfekleriyle bıçaklarla güvenlik güçlerine saldırılar yapılıyor, protestocular etrafa ateş açıyor, şiddetin kendiliğinden oluşmasını sağlamaya çalışıyorlar” diyordu.

İbrahim şöyle devam ediyordu:

“Bu çalışmalar sonucunda her şehir için gruplar oluşturuldu. Bunlar bir merkeze bağlı değil, bir lidere bağlı değiller. Duma’da peçe sorununu öne çıkarıyorlar. Dera’da vali ve bazı güvenlik müdürlerinin kötü uygulamaları, yolsuzlukları vardı. Buradan yola çıkarak karışıklık yaratmaya çalıştılar. Lazkiye’deyse her şey çok iyiydi, vali görevini iyi yapıyordu. Orada da mezhep çatışması çıkarmaya çalıştırlar. Çünkü güvenlik güçlerini şaşırtmaya çalıştılar.”[14]

Tüm bunlar olurken, Kuzey Irak, PKK ve Güneydoğu çevresinde hareketlenmeler başlamıştı.

Suriye’de 13 Kürt partisinden 9’unun bir araya gelerek siyasi meclis adı altında kurduğu ittifak, Karayılan’la görüşmek üzere bir heyet gönderdi. Kürt Sol Partisi sözcüsü Şellal Gedo, Teyyar El Mustakbel-Kurden Suriye Sözcüsü Mihemed Hemo, El Parti sözcüsü Behçet Beşir’den oluşan heyet, 21 Nisan günü KCK Yürütme Konseyi başkanı Murat Karayılan’la görüştü.

Ortadoğu ve Suriye’deki halk ayaklanmaları değerlendirilerek, Suriye’deki Kürtlerin koordineli ve tek ses halinde hareket etmesi gerektiği söylenmekteydi.[15]

Bu arada, Karayılan, oğul Esad’a, Saddam’ı örnek olarak göstererek, Saddam’ın Kürtlerle birlikte hareket etmediği için sonunun ölüm olduğunu belirtmiş ve Esad’ı da aynı tutumda ısrar etmemesi uyarısıyla, bu kargaşadan tek çıkış yolunun“Kürtlerin Demokratik Özerklik” haklarının verilmesi olduğunu ileri sürmüştü.[16]

Amerika’nın bu süreçte, Suriye’de Esad sonrası süreci hazırladığı ve bunu AKP üzerinden yapabileceğinin ipuçları yansıyordu. Bu AKP’nin, Suriyeli Kürtlerin ılımlı ve liberal islam projesine taşınması yönünde tezahür edecekti. Bu da Amerikan misyonerliğinin gereklerinden biriydi. Kuzey Irak’taki fiili duruma destek olabilecek, nüfuz edilmiş Kürt siyasetini eklemlemenin ön koşuluydu.[17]

Ayrılıkçı Kürt hareketi PKK ve siyasi uzantısı BDP tarafından yürütülen ‘sivil itaatsizlik’ eylemleri Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesinde en önemli piyonlardandı. Bu sürece dahil edilmeleri, görevleri gereğiydi. KCK’yla görüşen Suriye Kürt hareketinin ve Irak’taki Kürt örgütlerinin birlikte hareket etmesi ne anlama geliyordu?

Bu soruya, PKK’ya yakın bir yayın organında yanıt verilmekteydi. Kürt hareketinin birlikte hareketi:

“Kürdistan’ın her parçası için en uygun çözümü dayanışma içinde hayata geçirmek anlamına geliyor. Kuzeyde özerk, güneyde bağımsız Kürdistan talebi bu nedenle yükseliyor. Kuzeydeki demokratik Türkiye, özerk Kürdistan talebiyle, güneydeki bağımsızlık talebi de hem örtüşüyor hem de birbirini güçlendiriyor. Kuzeydeki mücadele güneydeki çözümü, güneydeki ilerleme de bölgesel çözümü yakınlaştırıyor. Bu iran ve Suriye Kürtlerinin de kısa erimde esaretten kurtulacakları anlamına geliyor.”[18]

Suriye’deki rejim karşıtlığı “Kürt” kökenli başlayıp devam ederken, Türkiye’de de BDP ve KCK’nın güdümünde “sivil itaatsizlik” adı altında yeni bir oyun sahleniyordu.[19]

Aydınlık’ın haberine göre “sivil itaatsizlik” eylemlerinin örgütlenmesinde özellikle Avrupa’dan getirilen CIA’ya bağlı 150 Kürt kökenli elemanın etkin rol oynamıştı. 6 aydır Türkiye’de olan bu elemanlar Güneydoğu’da görevlendirilerek, halkın Amerikan karşıtlığını önleyecek tedbirler kapsamında kullanılıyordu.[20]


Sivil itaatsizlik eylemleri öncesi son bir haftada PKK faaliyetleri; Kutlu Doğum Haftası, Ermeni soykırım yalanlarının yıldönümü pasif propagandaya yönelik eylemler olarak ortaya çıktı. KCK tutuklularının yargılanması, örgüt talimatıyla kendisini yakan bir kurbanla şiddet eylemlerinde ölen bir başka gencin cenazesi, YSK’nın kararı şiddet eylemlerinin bahanesi oldu. Bu arada doğrudan olmasa da dolaylı olarak PKK’ya hizmet eden bir sokak gösterisine daha tanık olduk.

Bu “Çerkes Hakları İnisiyatifi” örgütlülüğü altında Çerkesler adına hareket ettiğini ileri sürenlerin açık hava gösterisiydi. Birbirinden ayrı gibi görünen bölücülüğün ortak uluslararası boyutunu ortaya koyan bir gelişmeyle KCK adına konuşan Mustafa Karasu:

‘Kürtler, Lazlar, Çerkezler, Sosyalistler, İslamcılar ve toplumun doğal önderleri Birinci Meclis’in oluşturulmasında önemli bir rol oynadı”

sözleriyle amaçlarının göründüğünden çok daha ileride olduğunu ortaya koydu. Bu sözlerle anlatılan; meclisi etnik grupların temsil edildiği bir çatı haline getirmek ve bu çatının altında toplayacakları gruplarla ülkeyi etnisiteye dayalı bir federasyona dönüştürmekti.”[21]

Ve sivil itaatsizlikle, kırsaldaki eylemlerle eşgüdümlü olarak kentlerde de ‘sivil itaatsizlik’ eylemleri sırasında kışkırtılan kitle, güvenlik güçleriyle çatışmaya ve devleti temsil eden kurumlara saldırmaya zorlanıyor. Verilen eğitim sayesinde sokaklarda, meydanlarda kitleyi ustalıkla sevk ve idare edebiliyorlar. Kalabalıkların arasında gizledikleri militanların havai fişek ve molotof saldırılarıyla güvenlik güçleri müdahaleye zorlanıyor. Yapılan müdahalelerse, halka karşı yapılmış gibi gösteriliyor.

Halkta örgütün gücünün devletin gücüne eş olduğu, devletin yaptırım gücünün kalmadığı izlenimi ve hemen ardından da özgüven duygusunun yaratılması amacıyla şal-şepikli adeta askeri disiplin içerisinde hareket eden militanları sergiliyor. Bu konuda da göze çarpan bir nokta olarak belirtmek gereklidir ki; şal-şepikli militanların gösterisi de bir Filistin taklitidir.”[22]

PKK, güney komşularımızdaki Kürtçü hareketleri dikkatle izliyor. Bölgesel Kürt Yönetimi’ndeki ve Suriye’deki hareketlerle bağını koparmıyor. Irak’ın kuzeyindeki uzantısı olan Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi aracılığıyla Süleymaniye ve Erbil’deki ayaklanmalara katılıyor. Suriye’deki kolu olan Demokratik Birlik Partisi’yse, benzer bir tutumla Şam yönetimine karşı büyüyen başkaldırı hareketinde yer alıyor. PJAK’ın İran yönetimiyle mücadelesiyse zaten bilinen bir gerçektir…

PKK’nın bölgemizdeki olaylara nasıl baktığı ve gelişmelerden nasıl bir beklenti içerisinde olduğu Karayılan’ın sözlerinden kolayca anlaşılıyor. Demokratik Barış çadırlarından ve İmralı’dan savrulan, “biz Kürtler Araplara benzemeyiz” tehditlerine o da aynı sözlerle katılıyor.

Ve bölgenin önemli günlerden geçtiği, değişimler olacağını ve bu değişimlerin etkisiyle “Kürdistan” halkının özgürleşeceğini iddia ediyor. Dönemin devrim dönemi olduğunun üzerine basarak, “Kürdistan özgürlük gerillalarının” hazırlıklı olmaları gerektiği çağrısını yapıyor. Sivil itaatsizlik eylemlerinin çok yakın bir gelecekte, şimdilik yetinilen kontrollü şiddet dozunun çok daha yükseltilecektir. Daha da önemlisi PKK tarafından bölgenin tümündeki hareketlerle eklemlenerek güç alacaktır.[23]

Emperyalizmin yeni işgal örgütleri NGO’ların, insan hakları ihlalleri üzerine çeşitlemeleriyle dolu bildirileri bu süreçte hızla yayılmaktaydı. New York merkezli İnsan Hakları İzleme Örgütü, “barışçıl eylemlere karşı geniş baskıya son vermeye” çağrı yapıyordu. Merkezi Paris’te bulunan Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, uluslararası toplumu ihlallerin son bulması için Kürdistan Bölge hükümeti üzerinde baskı oluşturmaya çağırmaktaydı.

Washington’da bulunan International Republican Institute tarafından aralık ayında yapılan ankete dikkat çekiliyor ve Süleymaniye’de ankete katılanların yüzde 62’si milletvekillerinin halkın taleplerini görmezden geldiğini söylerken, yüzde 35’i Kürdistan’daki durumun “kötü” veya “çok kötü” olduğunu belirttiği ilân ediliyordu.[24]

İşgal örgütleri bu açıklamaları yaparken, Barzani, Selahattin kentinde Amerikan Kongre üyesi Robert Felner’le bir araya gelmişti. Görüşmede, ABD’nin çekilmesi sonrası Irak’ın durumuyla demokrasi üzerinde tartışıldığı ve Felner’in, Kürdistan Bölgesi’ndeki yeniden yapılanma ve kalkınmayı överek, Ortadoğu’da örnek teşkil edecek düzeyde gelişmeler yaşandığını dile getirilmekteydi.[25]

Mart ayında CIA başkanı Leon Panetta, Ankara’ya geldiği, ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la, hükümet yetkilileriyle ve Genelkurmay yetkilileriyle bir araya geldiği, tüm ortadoğu karmaşası yaşanırken gündeme bomba gibi düşüyordu.

Toplantıda, Suriye’nin ‘kritik eşik’te olduğu, Suriye’de rejim değişikliği olacağı, Türkiye İsrail ilişkileri, Türkiye, ABD ve Irak arasında istihbarat paylaşımı yapılacağı, PKK’nın faaliyetleri değerlendirilmişti.[26]

Leon Panetta aslında sadece Türk yetkililerle görüşmemişti. ABD’nin Ankara büyükelçiliğinde, Suriye muhalefetinden 8 temsilciyle toplantı yapmıştı.

Suriye Müslüman Kardeşler lideri Ali El Beyanuni, Gazeteci Ali Ferzat, Doktor Ömer Ebu Seyid, Hafız Esad’ın sürgündeki kardeşi Rıfat Esad, Riyad El Türk, Suriye İnsan Hakları örgütü Başkanı Amar Kureybi, Suriye Reform Partisi adına Ferit El Gadiri, Suriye Kürt topluluğu adına Viyan Muhammed Shafia, Suriye Ulema Heyeti Başkanı Şeyh Afif El Nabilsi’nin temsilcisi.

Toplantıda,

“sivillere sihal dağıtılacak, zorunlu hallerde kullanılacak. Suriye ordusuyla el altından yakınlık kurulacak. Cuma namazlarına büyük kitlelerin katılması sağlacak. Bu konuda bütün muhalif güçler işbirliği yapacak.”[27]

CIA başkanın Türkiye temaslarını değerlendiren Sabahattin Önkibar, şu başlıkların görüşüldüğünü yazdı:

“Suriye’de Esad’ın devrilmesi için Ankara’nın ikna edilmesi, İran bankalarının Türkiye’yle ilişkilerinin kesilmesi ve enerji işbirliğinde Türkiye’nin İran’ı dışlaması, Kuzey Irak’da ilanı an meselesi olan Kürdistan’ın Ankara tarafından tanınacağının garantisi, Kürdistan’ın kuruluşunda Türkiye’nin garantör olması ve güvenliğine somut katkı sunması, Türkiye üzerinden bölgeye ajan ihracı zeminlerinin inşası.[28]

DTK Eş Başkanı Aysel Tuğluk’a göreyse[29]:

“CIA başkanı gelip burada beş gün boşu boşuna kalmadı, en önemli gelişme budur. Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye ve Amerika gizli bir anlaşma yaptı. Bu anlaşmaya göre Amerika’nın Suriye, İran ve Libya politikalarını Türkiye alttan destekleyecek. Kürtlere istediği gibi yönelecektir.”

Türkiye Ortadoğu’da ayaklanmalar yaşanırken sağlıklı bir politika izleyemedi.

İran’da rejim karşıtlarına karşı Ahmedinecad’ı tutan, sandık sonuçları kesinleşmeden onu tebrik eden, Lübnan’da Hizbullah’ın hükümetten çekilmesiyle doğan hükümet bunalımında devreye girerek Hariri başkanlığında kurulacak hükümeti Hizbullah’ın desteklemesini isteyen, Nasrallah’ın sığınağına gidecek kadar sürece müdahil olan, Irak’ta hükümetin kurulması sırasında devreye giren Türkiye,“tribünden seyretmeyiz” demesine karşın, aktif tavır almamıştır.[30]

AKP’nin aktifliği, Amerikan siyaset sahnesinde iplerini sukûtla bırakmasından kaynaklanmaktadır. Ortadoğu’da Amerikan misyonuna eklemli dış politik manevralarıyla, ABD’nin dış politik aktörü ve taşeronudur, öz olarak. Arap ayaklanmalarına ilişkin AKP’nin Cumhurbaşkanı ünvanını kazanan Abdullah Gül, 5 Nisan’da Endonezya ziyareti sırasında, Libya hakkında yaptığı:

“Akdeniz kıyısında kapalı rejimlere artık yer yok. Demokrasi bütün bölgede gerçekleşecektir.[31]

yorumuyla, küresel faşizmin demokrasi taleplerinin meşruluğuna yönelik dikkat çekmişti. Ardından Abdullah Gül, New York Times’a yazdığı makalede, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki isyan hareketlerini ‘bölgenin yeniden düzenlenmesi’ ve ‘İsrail’in bekasının temin edilmesi’ arasındaki ilişkiyle açıklamıştı.[32] Gül şunları söylemişti:

“İsrail’in bölgedeki yeni siyasi ortama uyum sağlamaya diğer bütün ülkelerden daha fazla ihtiyacı var. Ancak İsraillilerin korkmasına gerek yok. Etrafında demokratik ülkelerin oluşması, İsrail’in güvenliğinin nihai teminatıdır.

Gül’ün makalesi, ABD çekirdekli, İsrail merkezli yeni ortadoğu demokrasilerinin adı olan Büyük Ortadoğu Stratejisi’nin gereğini de ifade etmekteydi. Aslında Gül, iç ve dış politikada Amerikan hegemonyasının gereği kalem oynatmıştı. Türkiye’ye biçilen rolün ve oyuncunun kulağına fısıldananların ötesinde değildi, yazdıkları.

Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da gerçekleşen halk hareketlerine karşı İsrail merkezli bakış açısına sahip olan Gül’ün, Türkiye’yi bekleyen tehlike konusundaki endişelerinin odak noktası da ayrıca merak konusudur.

Türkiye’nin içinde bulunduğu koşulları yorumlayabilme yetisi ancak ‘ithal tehdit algılamaları’yla olanaklı olan bir kişi için merak duyma gereksinimi de abartılı görünebilir.

Örneğin,

“Diyarbakır’da halk, Mısır’daki gibi günlerce sokaklardan ayrılmazsa, taleplerini dile getirirse, işte o zaman barış gelir, bakın bakalım o zaman AKP kalır mı kalmaz mı, işte o zaman Erdoğan’ın kendisi bu sorunun çözümünü talep edecektir.

sözleriyle Öcalan’ı nasıl yorumlayacaktır?

Ya da Öcalan’ın sözlerine:

“Mısır’da olup bitenlerin Kürt siyasi hareketine de ilham vereceğine, belki bu mücadelenin pratiğinde temel bir karakter değişikliğine yol açacağına dair düşüncelerin halı altına süpürülmesi imkânı kalmadı[33]

olarak ekleme yapan Taraf’ın güngörmüş Alper Görmüş’ünü ne tarafından duyacaktır?

Ortadoğu’da yaşananları “Prag baharı” olarak niteleyen ve Türkiye Ortadoğu’daki isyanları üstlendi ve yönlendirdi diyen ve bu isyanların Türkiye’ye de sıçraması arzusunu ağzından

“Türkiye baharı desek çok mu ileri gideriz”[34]

olarak kaçıran Hasan Bülent Kahraman’ı nasıl okuyacaktır?

Ortadoğu uzmanı Bernard Lewis, 2 Nisan’da Wall Street Journal’a şunu söylemişti:

“Ortadoğu ülkelerinde diktatörlükler sona erecek” ve Lewis, Türkiye’yle ilgili olarak:

“Türkiye’de hareket giderek daha hızlı ilerliyor ve islamlaşıyor. Hükümet gayet akıllıca kurumları birbiri peşinden teslim alıyor. Ekonomi iş dünyası akademik camia ve medya.. Şimdi de geçmişte Cumhuriyetçi rejimin kalelerinden biri olan yargıyı da devralıyorlar.”[35]

Amerikan neo-conlarının kurguladığı Türkiye’nin inşaası sürüyor. AKP, 12 Haziran seçimleri için iktidara gelmeye kesin gözüyle bakıyor.

Yeni CHP, her hareketiyle AKP’yi besliyor ve MHP kirli kaset siyasetine boğuluyor.

Siyasetin aşağılık hareketler dizisi haline dönüştüğü ortamda; öte yandan Türkiye etnik boğuşmalara hazırlanıyor. Amerikan ve İsrail emperyalist siyaseti tarafından nüfuz altına alınmış olunan Irak’taki, Suriye’deki, Türkiye’deki Kürt hareketi özerk bir yapılanmayla kuklalaştırılmış devlet projesiyle, birleştirilmeye çalışılıyor.

Aydınları, Ergenekon operasyonuyla Silivri’ye hapsedilmiş Türkiye, geleceğini prangalarla bağlıyor. Yaşamda ve siyasette bağımsızlık duruşu törpülenerek hiçleştirilmiş ve kaynakları sömürgeleştirilmiş, halkı aydınsız bırakılarak, dizilerle uyuşturulan Türkiye, emperyalizm için en elverişli konumda dizginlenmiştir.

Birileri yeniden “Birinci Meclis”i gündeme getirip, çıkarlarına alet edebiliyorsa; o zaman gerçekten “Birinci Meclis” koşullarını gündeme getirip, harekete geçmenin zamanı gelmiş demektir!


Kaan TURHAN / Açık İstihbarat / 5 Mayıs 2011



[1] İbrahim Karagül, Arap İç Savaşı Başladı! Türkiye Ne Yapacak?, Yeni Şafak, 12.04.2011, s. 13.

[2] Eric Walberg, İnterdaily’de yayınlanan makalesi, Soros Patentli İnsan Hakları Emperyalizmi, 08.04.2011, http://www.sol.org.tr.

[3] Orhan Koloğlu, Mehmet Ali Güller, Barış Doster, Haluk Hepkon, Soros, CFR ve Arap Ayaklanması, Kırmızı Kedi Yayınevi, Mart – 2011, İstanbul.

[4] 'Lockerbie saldırısı emrini Kaddafi verdi', 28.02.2011, BBC

[5] Nejat Tarakçı, Sömürgecilik Hortluyor, http://www.tasam.org.tr (Erişim: 20.04.2011)

[6] Ardan Zentürk, İsrail Libya’da Devrede, Star Gazetesi, 25.04.2011

[7] Aydınlık, Suriye’ye Üç Aşamada Parçalama, 13.04.2011, s.6

[8] ABD Kışkırtıcılara 6 Milyon Dolar Aktardı, Aydınlık, 19.04.2011, s.6

[9] Bakanlıktan Konseye Konseyden Kanala, Aydınlık, 20.04.2011, s.6

[10] Libya Tezgâhı Suriye’de Tutmadı, Aydınlık, 29.04.2011, s. 6

[11] Türkiye Suriye’ye Özel Temsilci Gönderiyor, Sol, 26.04.2011

[12] Türkiye Ortadoğu’daki İsyanları Üstlendi ve Yönlendirdi, Odatv.com, 27.04.2011

[13] Mervan Bişara, Arap Devrimindeki Örüntüler, 25.04.2011, El Cezire, Çev. Işık Barış Fidaner, Sendika.org, 26.04.2011

[14] Suriye’de Her Şey Komplo, Aydınlık, 30.04.2011

[15] Kandilde Önemli Suriye Görüşmesi, ANF, 22.04.2011

[16] İbrahim Çevik, Türkiye’deki ve Suriye’deki PKK, turksam.org, 25.04.2011

[17] Barzan İso, Suriye AKP’lileşir mi?, ANF, 29.04.2011

[18] Tarık Hemo, Kaos ve Kürdistan, Yeni Özgür Politika, 21.04.2011

[19] Celalettin Yavuz, Suriye’de Rejim Karşıtlığı Olayların Türkiye’deki Sivil İtaatsizlik İlgisi Olabilir mi?, Turksam.org, 13.04.2011

[20] Sivil İtaatsizlik’te 150 CIA Elemanı!, Aydınlık, 09.04.2011, s.8

[21] İbrahim Çevik, Türkiye’deki ve Suriye’deki PKK, turksam.org, 25.04.2011

[22] İbrahim Çevik, PKK ve Kürtçülük Konusunda Son Dönemle İlgili Bir Analiz, Turksam.org, 05.04.2011

[23] İbrahim Çevik, Sivil İtaatsizlik Eylemi Öcalan’a Kayıtsız Şartsız İtaatkârlıktır, turksam.org, 13.04.2011

[24] Kürdistan Bölgesi İyice Karışıyor, ANF, 24.04.2011

[25] Barzani Amerikalı Kongre Üyesiyle Görüştü, Peyamner, 20.04.2011

[26] Ankara’da 5 Gün Kalan Gizli Konuk, Vatan, 26.04.2011

[27] Suriye Muhalefetini CIA Örgütledi, Aydınlık, 28.04.2011

[28] Sabahattin Önkibar, CIA Başkanı Bunlar İçin Geldi!, Yeniçağ, 30.04.2011

[29] Kürtlere Yemen’i Tunus’u Örnek Gösterdi, Vatan, 29.04.2011

[30] Barış Doster, Yorulan BOP, Eskiyen Yüzler, Değişen Dinamikler, içinde, Soros, CFR ve Arap Ayaklanması, Kırmızı Kedi Yayınevi, Mart – 2011, İstanbul.

[31] Taraf Gazetesi, 06.04.2011.

[32] Ahmet Erhan Çelik, Gül’ün Bu Görüşleri Satır Satır Saklanmalı, http://www.yenitan.com, (Erişim: 22.04.2011)

[33] Alper Görmüş, Diyarbakır ‘Tahrir’i Geldi İşte, Taraf, 8.4.2011.

[34] Türkiye Ortadoğu’daki İsyanları Üstlendi ve Yönlendirdi, Odatv.com, 27.04.2011

[35] Kurtul Altuğ, Rejim Değişir mi?, Aydınlık, 12.04.2011

0 yorum:

Yorum Gönder

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Hostgator Discount Code