6 Kasım 2010 Cumartesi

KANDİL İMRALI HATTINDA NELER OLUYOR

Aysel Tuğluk neden kandile gidiyor

AKP hükümeti ile Abdullah Öcalan başta olmak üzere PKK yöneticileri arasında bir tür pazarlığın yürüdüğünden artık sağır sultanın bile haberdar olduğu bir zamanda, art arda, Öcalan’ın, KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan’ın ve son olarak Demokratik Toplum Kongresi Eş Başkanı Aysel Tuğluk’un görüşmelerin varlığına ilişkin hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak açıklıktaki açıklamaları, Recep Tayyip Erdoğan’ı, beklenen itirafı yapmak durumunda bıraktı. Erdoğan, Taksim’deki son intihar saldırısı üzerine açıklama yapma ihtiyacı içerisindeyken, Tuğluk’un Öcalan’la görüşmesi sonrası Öcalan’dan aktardığı, “sürecin diyalogdan müzakere aşamasına geçtiği” biçimindeki sözleri hakkında sorulara maruz kaldığında artık çaresizdir: “Bu geçmişten bu yana hep yapılmıştır, bugün de yapılır, yarın da yapılır. Yani bunu artık konuşmak veya bunun müzakeresini aramızda yapmak yanlış olur diye düşünüyorum. ... Niye? Netice almak için var da devlet onun için... Tabii ki yapacak. İşi veya bir kilidi çözüme kavuşturmak istiyorsa bu tür adımları atacak. Bunlar atılmıştır, atılır, atılmaktadır ve atılacaktır da...” (1)


Bu görüşmelerin içeriğine dair pek az bilgi veriliyor. Kürt muhataplar görüşmeleri sık sık ilan etmemiş olsalardı, görüşmelerin varlığından da haberdar olamayacağımızı, Erdoğan’ın bu durumu bugüne dek inkar etmiş olmasından çıkarmak mümkündür. Bununla birlikte, aslında, tam da bu nokta önemlidir, ancak bu noktayı açmadan önce yaşananları anımsatmakta yarar görüyorum.


AÇILIMDAN MAÇILIMA


AKP hükümeti ile “açılım” olarak anılan süreçte yürütülen pazarlıkların, Ağustos 2009’da, Abdullah Öcalan’ın “öz savunma gücü” gibi hükümetçe kabul edilmesi mümkün olmadığını düşünebileceğimiz taleplerde bulunduğu “yol haritasını” hükümet yetkililerine iletmesi sonrası çöktüğü hatırlanacaktır. Açılımın maçılıma döndüğü süreci, Ahmet Davutoğlu başta olmak üzere türlü devlet yetkililerinin ve istihbarat şeflerinin Irak, Suriye, İran ve Lübnan sathındaki diplomasi turları, Öcalan’ın “ölüm çukuru” olarak andığı hücre değişikliği, DTP’nin Anayasa Mahkemesi tarafından, AKP’nin onayı dahilinde olduğu çok açık olan ve herkesçe bilinen, oybirliği ile kapatılması, DTP örgüt ve büroları ile DTP’li belediye başkanları ve siyasetçilere yönelik yoğun polis operasyonları ile tutuklamalar izliyordu. Kürt gençlerinin kent eylemlilikleri ile PKK tarafından gerçekleştirilen Reşadiye saldırısı işte bu dönemdedir.


KÜRTLER AKP’YE KARŞI KONUŞLANMAYA BAŞLIYOR


Sonrası mı, artan çatışmalar ve Kürt örgüt ve siyasilerine yönelik polis operasyonlarının, Şubat-Mart 2010’da, bu kez Avrupa metropollerinde yoğunlaştırılması biçiminde devam ediyordu. KCK Yürütme Konseyi üyeleri Cemil Bayık ile Duran Kalkan’ın, Öcalan’ın o dönemki avukat görüşmelerinde dillendirdiği, “artık tüm bir örgüt ve hareket açısından 4. stratejik döneme girildiği” savından hareketle “siyasi iktidarla diyaloğun artık öncelikli gündemleri olmadığı” ve “Kürt halkının demokratik özerkliğini kendi öz gücü ile inşa etmeye girişeceği” yollu sert açıklamalar, 2010 baharına gelindiğinde, artık Kürt basınının bir gün bile eksik olmayan haber kaynaklarıdır. Bir bütün olarak Kürt politik hareketinde, legal kanadı içerisindeki öteden beri AKP’yle pazarlığa meyilli birtakım figürler dışında, kimsenin AKP’ye dair olumsuz olmayan tek bir laf sarf edemediği bir dönemdir.


KANDİL “AKP KUYRUKÇULUĞUNA” KARŞI UYARIYOR


Dahası, Kandil, İmralı’dan gelen AKP karşıtı sert açıklamaların verdiği güvenin de etkisiyle, BDP içerisindeki AKP’yle pazarlığa meyilli bu figürleri ikaz etmekten de geri durmuyordu. KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, Mart 2010’da, AKP’nin yüksek yargıyı da denetimine almak amacıyla gerçekleştirmek istediği anayasa değişikliği konusunda BDP’nin izlediği politikadan söz ederken şunları söyleyebiliyordu: “... AKP’nin paketine destek vermek kesinlikle AKP’nin tuzağına düşmek olur. AKP’nin demagojisinin ve oyalama politikasının kuyruğuna takılmak olur. Bu açıdan zaman zaman verilen demeçler daha ilkeli ve net olabilirdi. Ama şu ana kadar BDP’nin tutumunu fazla olumsuz görmüyoruz.” (2) Kandil’in BDP’nin tutumunu “fazla olumsuz görmediğini” dillendirmesi, katiyetle olumsuz gördüğünü dillendirmenin bir yolu olarak okunmalıdır; ikazın muhataplarının öyle okuduklarından kuşku duymuyoruz. O kadar ki, BDP’li vekillerden Akın Birdal, Mayıs 2010’da, AKP’nin gerçekleştirmek istediği anayasa değişiklikleri için “Hayır” diyeceklerini duyuruyordu. (3)


“1 HAZİRAN SÜRECİ”: AKP HÜKÜMETİ ZORA düşüyor


PKK saldırılarının ve askerî çatışmaların yeniden yükselişe geçişinin başlangıç tarihiyse, Öcalan’ın, avukatlarına, “31 Mayıs’tan itibaren artık ben çekiliyorum,” diyerek cevaz verişi sonrası, 1 Haziran 2010 oluyordu; artık kalabalık gruplarla karakollar basılıyor, ağır can kayıplarının yaşandığı çatışmalar gerçekleşiyor ve polis noktaları hedef alınıyordu. PKK çevrelerinde “1 Haziran süreci” olarak anılan süreç budur. İktidarını mutlaklaştırma telaşındaki AKP hükümetinde, acele etmediği takdirde iktidardan düşeceği veya düşürüleceği korkusu kapladığı ölçüde şaşkınlaşmışken, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı illere hükümet edememe durumu ile art arda gelen PKK saldırıları ile askerî çatışmaların yol açtığı yüksek can kayıpları, adım adım ilerlediği projesinin yüksek yargı ayağının akamete uğrayabileceği kabuslarını ağırlaştırıyordu; işte Öcalan’ın, birkaç hafta boyunca sürdürdüğü, “Benimle görüşülüyor,” ilanatının, bu kabuslar altında daha fazla ter dökmek istemeyenlerin, artık biraz daha rahat soluk alabilmek maksadıyla girişmek durumunda kaldıkları yeni pazarlık görüşmelerinin sonucu olduğundan emin olmak gerekiyor. Bu pazarlıklar, 13 Ağustos 2010 günü, PKK tarafından, 1 Haziran sürecinin bir süreliğine askıya alındığının ve anayasa değişikliği paketinin oylanacağı 12 Eylül 2010 gününe kadar “eylemsizlik” pozisyonunda kalınacağının duyurulmasıyla yeni bir boyut kazanıyordu. 12 Eylül sonrası bir hafta ve daha sonra bir ay daha uzatılarak 31 Ekim’e kadar sürdürülen bu geçici durum, nihayet 2011 yazında gerçekleştirilecek genel seçime değin yayılmış bulunuyor.


KANDİL YENİ PAZARLIKLARDAN RAHATSIZ MI?


Ağustos 2010’dan itibaren başlayan bu yeni pazarlık sürecinin kilit noktası, pazarlıkların, doğrudan ve çok büyük ölçüde yalnızca, Abdullah Öcalan üzerinden gerçekleştiriliyor oluşudur. Yazının başında önemli olduğuna işaret ettiğim nokta, bunun böyle olduğunu düşündürüyor. Kolaylıkla kamu kanaati ile paylaşılmaksızın yürütülebilecek pazarlıklar, her defasında ve kimi zaman ayrıntılarıyla, Kandil’deki PKK yöneticileri tarafından kamu kanaatiyle paylaşılıyor. KCK Yürütme Konseyi Başkanı sıfatıyla Kandil’deki en üst düzey PKK yöneticisi konumundaki Murat Karayılan’ın, 12 Eylül oylamasına bir aydan az bir zaman kalmışken Öcalan ile görüşüldüğünü açıklaması ve daha sonra KCK Yürütme Konseyi adına bir açıklama ile bunun teyit edilmesi, son olarak Duran Kalkan’ın, üstelik AKP hükümeti ile üzerinde anlaştıkları altı hususu da ayrıntılı biçimde açıklayarak Öcalan ve BDP üzerinden gerçekleştirilen pazarlıkları ifşa etmesi, bunun ilk akla gelen örnekleridir. (4) Daha önce pek çok defa ve özellikle Ağustos 2009’dan itibaren daha yoğun olmak üzere AKP’ye güvenmediklerini türlü açıklama, ikaz ve tehditlerle duyuran Kandil’in, Ağustos 2010’dan bu yana ve yalnızca İmralı’yla yürütülen pazarlık görüşmelerinden, ümitli olmak bir yana, rahatsızlık duyduğunu düşünmek mümkündür. Öcalan ve BDP üzerinden girişilen her tür pazarlığın Kandil tarafından ifşa edilişinde böylesi bir rahatsızlığın etkili olup olmadığı sorusunun, soru sormaktan aciz ve merak etme faziletinden yoksun, maçılımperest yazarlarımızın, ellerinde dedikodudan başka hiçbir veri olmaksızın ürettikleri “Murat Karayılan-Cemil Bayık ihtilafı” yollu fantazilerden daha değerli olduğu ortadadır.


KANDİL “EYLEMSİZLİK” SÜRECİNİ SONA ERDİRMEK Mİ İSTİYORDU?


Kandil’in, süregiden pazarlıklara, bir muhalefeti yoksa bile, hiçbir itimadının olmadığını ve İmralı’ya kayıtsız koşulsuz biat etmediğini düşündürecek türden pek çok işarete de sahibiz. Karayılan, geçtiğimiz yaz başlayan yeni pazarlık sürecinin bir parçası olarak ilan edilen “eylemsizlik” kararlarını alırken, bunu kendilerine Öcalan “önermiş” olmasına rağmen “zorlanarak” aldıklarını dile getirmişti. (5) Dahası, Kandil’deki bir diğer örgüt yöneticisi Duran Kalkan’ın AKP’yle üzerinde uzlaşılan hususları kamu kanaatiyle madde madde paylaştığı son açıklamalarında da AKP’ye yönelik güvensizliği ifade eden sert cümleleri okumak mümkündür. (6) Ayrıca, Kalkan’ın bu açıklamalarının, herkes tarafından “eylemsizlik” hâlinin daha fazla uzatılmayacağının önceden bildirilmesi olarak anlaşıldığını düşünebiliriz. Öcalan’ın avukatlarıyla iki hafta önce gerçekleştirilen görüşmelerindeki AKP karşıtı sert tonun bu algıyı kuvvetlendirdiğiyse, muhakkaktır. Ayrı bir görüntü verilmeye çalışılsa da kadroları ve eğitim alanları PKK ile geçirgen bir ilişkiye sahip olduğu anlaşılan Teyrêbazên Azadîya Kurdistan (Kürdistan Özgürlük Şahinleri) adlı örgütün Derwêş kod adlı militanı olan Vedat Acar tarafından gerçekleştirildiği açıklanan Taksim’deki son intihar saldırısı, bunun muhakkak olduğunun kanlı bir delilinden başka bir şey değildir. Vedat Acar gibi bir militanın, böylesi bir saldırı için harekete geçmeden önce, kendince kimi güvenlik önlemleri çerçevesinde örgütü ile haberleşmeyi bir süre önce kestiği düşünülebilir. Abdullah Öcalan’ın sert görüşme notu ile Duran Kalkan’ın aynı sertlikteki açıklamalarını, “eylemsizlik” hâlinin uzatılmayacağı yönünde birer işaret saymış olması mümkündür. Nitekim, saldırı, son gün, 31 Ekim 2010 günü gerçekleştiriliyordu. PKK ile TAK arasındaki karşılıklı “kınama” yüklü açıklamalar, uzatılmasının beklenmediği anlaşılan “eylemsizlik” hâlinin uzatılmasına yönelik İmralı çağrısından sonra gelecektir. Öcalan ile görüşmelerde “diyalogdan müzakere aşamasına geçildiğini” açıklayan Aysel Tuğluk’un, pek önemsenmeyen sonraki açıklamasında “Kandil’e gitmeyi düşündüklerini” dillendirmesi, Kandil ile hâlâ görüşmeye ihtiyaç duyulduğunun ifadesi olarak değerlendirilmelidir; demek, Kandil, AKP hükümeti ile yürütülen pazarlıklara, hâlâ ve henüz ikna edilebilmiş değildir.


PKK DEĞİL, KANDİL’DEKİ YÖNETİCİLERİ TASFİYE EDİLMEK İSTENEBİLİR


Kandil’deki PKK yöneticilerinin AKP’ye yönelik güvensizlik ve muhalefetinin, Taraf Gazetesi yazarlarınca Kandil’e düzenlenen bir ziyaret sonrası, “Bunlar Kemalist!” yollu, mübalağa ile aktarıldığı, Fethullah Gülen cemaatine ait yayın organlarında bunların içerisinde yer alan “derin Alevilerin Madımak katliamında yer aldıkları” türünden uçarı senaryoların kaleme alındığı ve dahası, “Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Çağdaş Eğitim Vakfı gibi Kemalist derneklerle işbirliği hâlinde olduklarının” savlandığı, belleklerimizdeki tazeliğini muhafaza ediyor. AKP hükümetiyle yürütülen pazarlıklar çerçevesinde, liberal-muhafazakâr diktatoryanın bütün organik anasırının Kandil’i ikna seferlerine çıkmasının muhtemel olduğunu, bu tutmazsa BDP içerisindeki AKP’yle pazarlığa öteden beri meyilli figürlerin devreye sokulacağını, nihayet bunların hiçbirinin sonuç vermemesi durumunda Kandil’e ve Kandil’deki mevcut PKK yönetimine yönelik çeşitli başka operasyonların yapılacağını tahmin etmek güç olmasa gerektir.


Emre Özsuda


Odatv.com / 06.11.2010 01:39


Notlar:


1) Merkez basının bu itirafı içeren haberlere verdiği başlıklarla bu itirafı silikleştirme çabası dikkate değerdir. Tayyip Bey’i bu itirafta bulunduğu sırada bizzat televizyonda izlediğim için emin olmasam, bu itirafı içeren haberleri bulmam mümkün olmayacaktı. Bkz.: “Başbakan Erdoğan’dan resepsiyon açıklaması”, Hürriyet, 3 Kasım 2010; “Resepsiyona gitmeyen askerler ile ilgili ne dedi?”, Akşam, 3 Kasım 2010; “Erdoğan: Taksim’de sarı montlu biri yoktu”, NTVMSNBC, 3 Kasım 2010: http://www.ntvmsnbc.com/id/25147581/ Milliyet gazetesinin haberi ise dürüst davranma ile muğlaklaştırma arasında bir kararsızlığın ürünü gibi duruyor: “Herkesin kafasındaki soruyu yanıtladı”, Milliyet, 3 Kasım 2010. “Yandaş” tabir edilen basın organlarının pek çoğunda bu itiraf yer bulamadı. Bulunanlardaysa merkez basının kamuflaj taktiği taklit ediliyordu. Bkz.: “29 Ekim kutlamalarının yeri hep Çankaya olmuştur”, Zaman, 3 Kasım 2010.


2) Salih Doğan, “Karasu: Paketin desteklenmesi mümkün değil”, Fırat Haber Ajansı, 28 Mart 2010.


3) “Birdal: Operasyonlar sürerken referanduma ‘evet’ demeyiz”, Fırat Haber Ajansı, 11 Mayıs 2010.


4) Bkz.: Halit Ermiş, “Karayılan ‘kalıcı ateşkes’in koşullarını açıkladı”, Fırat Haber Ajansı, 17 Ağustos 2010; “KCK: Öcalan ile diyalog kuruldu”, Fırat Haber Ajansı, 23 Ağustos 2010 ve “AKP bize taahhütlerde bulundu”, Odatv.com, 24 Ekim 2010.


5) “Bu kararı da tartışırken, çok yönlü tartışmalar oldu ve açık söylemek gerekirse, zorlanarak karar aldık. Çünkü Türk devleti ve AKP hükümetine karşı büyük bir güvensizlik durumu söz konusudur. Özellikle AKP’nin çok demagojik bir biçimde hiçe sayma ve oyalama taktikleri ciddi bir güvensizlik ortamı doğurmuştur. ... Bu nedenle hamleye kalkışan güçleri ikna etmek kolay olmamıştır. ... Burada özellikle şu hususun altını çizmek istiyorum. Önder Apo hareketi yönetmiyor, hareketi hareketin yönetimi yönetiyor. Yalnız Önder Apo bu hareketin ve tüm Kürt halkının Önderidir.” Halit Ermiş, “Karayılan ‘kalıcı ateşkes’in koşullarını açıkladı”, Fırat Haber Ajansı, 17 Ağustos 2010.


6) Kalkan, AKP yönetimindeki Türkiye’nin “hızla polis devletine doğru gittiğini” de sözlerine ekliyordu. Bkz.: “AKP bize taahhütlerde bulundu”, Odatv.com, 24 Ekim 2010.

0 yorum:

Yorum Gönder

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Hostgator Discount Code