İsrail, Müslüman coğrafya ile kuşatılmıştır. İsrail’in tüm çevresi Müslüman ülkelerle çepeçevre sarılmıştır. Yahudi olan tek devlettir İsrail bu coğrafyada, ancak kendini kuşatanlar içinde de Yahudi olan çoktur.


Bu durumda bize göre, İsrail’in yaşayabilmesi için iki temel strateji ortaya çıkmaktadır; birincisi, bölgedeki Müslüman ülkeleri parçalayarak güçsüz hale getirmek ve kendine tehdit olmaktan çıkarmak.


İkinci ise, bölge ülkeleri içerisindeki gerek Yahudi gerekse Hıristiyan unsurları kullanarak, Müslüman ülkelerin yönetimini ele geçirmek.


Her iki halde de İsrail bölgede yaşama şansı bulacak ve kendini güvenceye alacaktır. İsrail’i bölgesel hatta küresel projeler çerçevesinde değerlendirirken, bu durumu göz ardı etmemelidir.

Yahudi düşünürler belki de uzun yıllar İsrail için bir yaşam stratejisi belirleme çabası içerisine girmişlerdir. Çünkü dinler tarihinin güçlü olduğu Arap coğrafyasında bir Yahudi devletini yaşatmak gerçekten zordur. Bu coğrafyada can derdine düşen bir İsrail’in varlığı nasıl korumak, nasıl güçlendirmek, ötekileri nasıl zayıflatmak, nasıl parçalamak gibi arayışlar içerisine girmiş olması, ancak bu tabloda anlaşılabilir.


Burada konu edeceğimiz İsrail’in beka stratejisi içinde de bu endişeler açıkça görülmektedir;


“Bugün insanlık tarihinde yeni bir çağın ilk aşamalarını yaşamaktayız. Bu tarih daha önceki tarihe hiç benzememektedir ve özellikleri de bugüne kadar bildiklerimizden tamamen farklıdır. Bu yüzden bir taraftan bu tarihi dönemi meydana getiren merkezi gelişmeleri anlamamız ve öte taraftan bu yeni duruma uygun bir dünya bakışı ve operasyonel bir stratejiye ihtiyacımız bulunmaktadır. Yahudi devletinin varlığı, refahı ve sebatı, içişleri ve dışişlerinde yeni bir çerçeveye adapte olmasına bağlı olacaktır.”


Dünya Siyonist dergisi Kivunim’de, 1982’nin Şubat ayında sessiz sedasız bir makale yayınlandı.


Makalenin adı; “1980’lerde İsrail İçin Strateji”.
(Açık İstihbarat : Makalenin orijinali için tıklayınız)

Yazarı; Yahudi bir diplomat olan Oded Yinon, destekleyicisi ise Yahudi düşünce önderlerinden biri olan İsrael Shakak[1].

Makalede ele alınan temel strateji ile bugün Türkiye’de tanık olduğumuz “Alevi-Sünni” ve “Türk-Kürt” tartışmalarıyla, demokrasi ve insan hakları adına yapılan “Kürtçülük” tartışmalarının temelindeki etnik-dini ayrıştırma stratejisi bire bir aynıdır.

Bu plan şimdiye kadar Türkiye’de hiç gündeme taşınmadı, ama şimdi üzerinde konuşulmalıdır.

Bu plan incelenmelidir. Sadece ayrıştırma stratejisi yönüyle değil, Orta Doğu’da İsrail’in amacını kavramaya çalışanların ve bu alanda akademik bilgi sahibi olmak isteyenlerin bu makaleyi incelemesi gerekir.

Bu yetmez, Türkiye’nin ulusal güvenliği konusunda çalışma yapan herkesin, hatta Orta Doğu’da Türkiye’yi bekleyen tehditler ve bölge ülkelerindeki ortaya çıkması muhtemel olaylar konularında görevli ve yetkili olan herkesin bu makaleyi dikkatle analiz etmesi gerekir.

Ciddi bir makaledir bu, stratejik planlar içeren bir makaledir bu. Başta Türkiye olmak üzere bölge ülkelerini ilgilendiren bir çalışmadır bu, dikkatten kaçırılmaması şarttır.

Bu makalenin önsözü İsrael Shakak tarafından yazılmış. Bölge hakkındaki ana fikri kısa, açık ve net;

Takip eden yazı, benim fikrime göre, şu anki Siyonist rejimin (Sharon ve Eitan’ın) Orta Doğu için doğru ve detaylı planını temsil eder, bu plan tüm bölgenin küçük eyaletlere/bölgelere bölünmesi ve mevcut tüm Arap bölgelerinin yok edilmesidir.

Shakak bu girişiyle aslında uygulaması istenen stratejinin temel özelliğini de ortaya koyuyor; bölgeyi etnik köken, dini mezhep temelinde ayrıştırma;

“İsrail stratejik düşüncesinde, tüm Arap devletlerinin daha küçük parçalara bölünmesi hep tekrar tekrar görülen bir kavramdır. Örnek vermek gerekirse, Ze’ev Schiff, Ha’aretz’in askeri muhabiri (ve muhtemelen bu konuda İsrail’de en çok bilgiye sahip kişi), bir yazısında Irak’ta İsrail için olabilecek en iyi şeyin:” Irak’ın Şii ve Sünni devletler ve Kürt tarafının ayrılması” (Ha’aretz 6/2/1982) olacağını yazmıştır. Aslında planın bu yüzü oldukça eskidir[2].

Dinler tarihi bir yana, bu kitapta İsrail’i, “PKK-Barzani-Talabani-Irak” çerçevesinde ele aldığımız için, özellikle Irak’ın geleceği için uygulaması düşünülen stratejiyi yakından görmemiz gerekmektedir. Çünkü ilk hedef Irak gösterilmekte ve ardından Irak’ın parçalanarak Kürt devletinin hayata geçirilmesinden söz edilmektedir.

Shahak’ın, “Planın bu yüzü oldukça eskidir” derken anlatmak istediği ise 1920’nin Sevr projesidir. Çünkü Irak’ta Kürt devleti demek; Sevr projesinde geçen “Kürdistan” demektir.

Yahudi düşünür İsrael Shahak planın önsözünde, Irak’ın nasıl parçalanması gerektiği konusunda ana stratejiyi ortaya koyduktan sonra, planın mimarı Oded Yinon detaylara giriyor ve Irak’ı kalemiyle parçalıyor.

Planın Irak bölümü dikkatlice okumaya değer:

“Irak, bir kere daha çoğunluğun Şii ve yönetimdeki azınlığın Sünni olmasına rağmen özünde komşularından hiç farklı değildir. Nüfusun %65’i politik konularda söz sahibi değildir. %20’lik elit bir zümre tüm gücü ellerinde tutmaktadır. Buna ek olarak Kuzey’de büyük bir Kürt azınlık vardır ve yönetimdeki rejimin kuvveti, ordu ve petrol gelirleri olmasa, Irak’ın gelecekteki durumu Lübnan’ın geçmişteki ve Suriye’nin bugünkü durumundan hiç de farklı olmazdı. İç çatışmanın tohumları ve bir iç savaş, özellikle Irak’ta Şii’lerin doğal liderleri olarak kabul edilen Humeyni’nin İran’da başa geçmesinden sonra daha bugünden kendini belli etmektedir”.

Oded Yınon, planının ilerleyen bölümlerinde ayrıntılara girerek Irak’ın neden parçalanması gerektiğini de anlatıyor;

“ Bir taraftan petrol zengini olan ancak diğer taraftan parçalanmış bir ülke olan Irak’ın İsrail’in hedeflerine aday olması garantidir. Bizim için Irak’ın feshi, Suriye’nin feshinden bile daha önemlidir. Irak Suriye’den daha güçlüdür.

Kısa vadede İsrail’in en büyük tehdidi Irak’ın gücüdür. Bir Irak-İran savaşı Irak’ı parçalayacak ve bize karşı geniş bir cephede çatışma organize etmesine imkan vermeden çökmesine sebep olacaktır. Araplar arasındaki her türlü çatışma kısa vadede bize yardımcı olur ve Suriye ve Lübnan’da olduğu gibi önemli bir hedef olan Irak’ın parçalanması için yolu kısaltır. Osmanlı döneminde Suriye’de olduğu gibi Irak’ta da etnik/dini bazda bölgelere bölünme mümkündür. Üç büyük şehir etrafında üç (veya daha fazla) eyalet var olacaktır: Basra, Bağdat ve Musul ve güneydeki Şii bölgeler Sünni ve Kürt kuzeyden ayrılacaktır. Mevcut İran-Irak çatışmasının kutuplaşmayı derinleştirmesi olasıdır.”

Peki, neden Irak ve neden önce Irak?

Bu sorulara cevabı dinler tarihinde aramamız gerekiyor…

Hz. Davut zamanında, yaklaşık MÖ. 1030 yılında, Kudüs başkentli ilk Yahudi devleti kuruldu.

Bu Yahudi devleti Hz. Süleyman’ın ölümden sonra iç çekişmeler yüzünden ikiye ayrıldı; güneyde başkenti Kudüs olan Yahuda Krallığı ile kuzeyde başkenti Samiriye olan İsrail Krallığı[3].

Bu bölünmenin getirdiği zayıflıktan yararlanan Asur Kralı III. Tiglat-Pileser İsrail Krallığını ortadan kaldırdı[4]. Bu işgal sırasında Asur İmparatorluğu içinde değişik yerlere dağıtılan ve asimile olan on dolayındaki İsrail (Yahudi) kabilesi tarih içinde yok olup gitti.

Kendilerini hala İsrailoğullarının gerçek torunları olarak gören 200 kadar Yahudi ailesi(Samiriler ya da Samariten) ise Nablus’ta kaldı.

Yahuda Krallığına gelince, ne garip tesadüftür ki onu da tarihten silen yine bir Irak uygarlığı oldu, Babil. MÖ. 589’da Babil Kralı Nabukadnezar (Buhtunnasır) tarafından Yahuda yıkıldı[5].

Yahuda Krallığının yıkılmasıyla Kudüs’te bulunan Yahudi halkın bir kısmı Babil ülkesine yani bugünkü Irak’a sürgüne gönderildi.

Tevrat’a göre, Irak’la İsrail arasında böylesi bir tarihsel bir olay mevcuttur. Bu tarihe göre Irak suçludur, çünkü İsrail Krallığını tarihten silmiş ve Yahudileri Irak’a sürgün etmiştir. Irak suçludur, çünkü Yahuda Krallığını da yok etmiş ve Yahudileri bir kez daha Irak’a sürgüne göndermiştir.

Oded Yinon’un makalesinde Irak’ın ilk hedef seçilmiş olması belki de bu yüzdendir. Kim bilir belki de İsrail, o günkü geçmişlerinin izini bugünün Irak’ında bulmuş ve belki de yönetime bile getirmiştir, kim bilir?

Oded Yinon’un kaleme aldığı bu stratejik plan oldukça uzundur. Mısır’dan başlayıp Pakistan’a kadar uzanan tüm bölge ülkelerinin siyasi analizlerini kapsamaktadır. Bu ülkelerin kendi iç sorunlarını çözmedeki kabiliyetsizlikleri sıkça anlatılmakta ve bu durumun bölge ülkeleri için bir zafiyet olduğu ileri sürülmektedir.

Yapılan analizlerde, bu ülkelerdeki özellikle etnik köken ve dini mezhep farklılıklarının, yine bu ülkeleri ayrıştırmak için kullanılabileceği dile getirilmektedir...

“Körfez ve Suudi Arabistan’daki dengeler içinde sadece petrol olan bir kumdan ev üstüne inşa edilmiştir. Kuveyt’te, Kuveytliler nüfusun sadece %25’ini oluşturmaktadır. Bahreyn’de Şii’ler çoğunluktadır, ancak güç onlarda değildir. Birleşik Arap Emirlikleri’nde Şii’ler yine çoğunlukta olmasına rağmen Sünni’ler yönetimdedir. Amman ve Kuzey Yemen içinde aynı şey geçerlidir. Marxist Güney Yemen’de bile önemli bir miktarda Şii azınlık bulunmaktadır. Suudi Arabistan’da nüfusun yarısı yabancıdır, Mısır ve Yemenlidir ama Suudi bir Azınlık gücü elinde tutmaktadır.”

İsrail’in güvenlik planında Mısır’ın önemli yeri var, tıpkı Irak gibi.

Yine tesadüfün garipliği, nasıl ki İsrail’in Irak’la dinsel tarih açısından bir geçmişi var ise, aynı şekilde Mısır’la da var.

Nasıl mı?

Önce plana bakalım, bakalım Yahudiler Mısır’ı nasıl parçalamayı düşünüyor, önce görelim;

“Mısır günümüzdeki politik görünüşe göre ve artan Müslüman-Hıristiyan ayrışması dikkate alındığında zaten hâlihazırda bir cesettir. Mısırı coğrafi olarak farklı bölgelere bölmek İsrail’in Batı cephesindeki politik hedefidir. Mısır birçok otorite merkezine bölünmüş ve parçalanmıştır. Eğer Mısır parçalanırsa, Libya, Sudan ve hatta daha uzaktaki devletler mevcut şekilleri ile varlıklarını sürdüremez ve Mısır’ın çözülmesi ile birlikte onlar da çöküşe katılır.

Mısır’ın yukarı bölümünde Hıristiyan Kıpti bir devlet ile birlikte merkezi bir hükümet olmadan bölgesel güçleri ile bir kaç zayıf devlet düşüncesi, tarihi gelişimin anahtarıdır ve barış anlaşması ile sekteye uğramış olsa bile uzun vadede kaçınılmazdır.”

“Neden Mısır” sorusunun cevabı için ise yine geriye gidelim, eski çağlardaki eski Mısır ile eski İsrail arasında geçtiği düşünülen olaylara doğru bir uzanalım ve bakalım neler yaşanmış Yahudilerle Firavunlar arasında;

“Tevrat’ın bir bölümü olan Tekvin’de Hz. İshak’ın oğlu olan Yakub’un isminin Yahova(Allah) tarafından İsrail olarak değiştirdiğine yer verilir. Nitekim Yakub’un 12 oğlu arasında en çok sevdiği Yusuf’un, onu kıskanan kardeşleri tarafından bir kuyuya bırakılması ve onun Mısırlı tüccarlar tarafından Mısır’a götürülmesiyle olaylar başlar"[6]…

Hz. Yusuf önce Mısır Firavun’unun vezirine satılır. Vezirin karısı Züleyha’nın iftirası üzerine Firavun tarafından cezalandırılarak zindana atılır. Orada Yusuf’la tanışan bir saray görevlisi, Yusuf’un çok iyi bir rüya yorumcusu olduğunu öğrenir ve Firavun’a söyler. Bunun üzerine Yusuf zindandan çıkarılır ve yaptığı rüya yorumunun Firavun tarafından beğenilmesiyle Mısır hazinesinin başına getirilir.

Bu olaylar gerek Tekvin’de, gerekse Kur’an’da benzer olarak anlatılmaktadır. Hz. Yusuf, Firavun’un rüyasını Mısır’da yedi yıl bolluk ve ardından yedi yıl kuraklık olacağı şeklinde yorumladığı için, bolluk döneminde gerekli tedbirler alınır.

Kuraklık başladığında ise Mısır’a birçok kabile gelir. Bunların arasında Hz. Yusuf’un babası ve kardeşleri de vardır. Yusuf onları görür ve yanına alarak Mısır’a yerleşmelerini sağlar. Böylece İsrailoğulları Mısır’a yerleşmiş olur.

Ancak zaman içinde İsrailoğullarının Mısır’da çoğalmasından rahatsız olan Firavun, İbrani(Yahudi) kadınlarından doğan tüm erkek çocukların öldürülmesini emreder. Bunun üzerine Hz. Yakub’un oğullarından Levi’nin sülalesinden bir kadın dünyaya getirdiği erkek çocuğunu bir sepete koyarak Nil nehrine bırakır. Firavun’un eşi bu çocuğu bulur, alır ve eşi Firavun II. Ramses’le birlikte büyütür. Bu çocuk Hz. Musa’dır.

Ancak Musa’nın peygamberlik iddiası, o sırada tahta bulunan III. Ramses ile Musa’nın karşı karşıya gelmesine yol açar ve Allah, Hz. Musa’dan Mısır’ı terk etmesini ister. Musa, kavmini alarak Mısır’dan çıkar. Bu olaya “Exodus” denilmektedir ve Exodus’un MÖ yaklaşık 1176’da gerçekleştiği tahmin edilmektedir.

Dinsel tarihte yaşandığı ileri sürülen bu olayda, Mısır Yahudilere karşı suçludur. En başta Hz.Yusuf’u kaçıran bir Mısırlıdır, suçludur. Ardından Mısır yönetimi Yahudi kadınların çocuk doğurmasını yasaklamıştır, bu yüzden suçludur. Derken Mısır Yahudileri kendi ülkesinden kovmuştur, bu nedenle İsrail’e karşı suçludur. Belki de bu yüzden İsrail Mısır’ı parçalamayı kafasına çoktan koymuştur.

Orta Doğu’da Müslüman coğrafyasını parçalamaya Irak ile başlayan, Mısır’la devam eden Oded Yınon’un ortaya koyduğu bu strateji kapsamında Lübnan ve Suriye de vardır. Sınırı değiştirilecek ülkeler içinde yer alan Suriye, Yınon’un kaleminden nasibini almakta ve bu kalem Suriye’yi üçe, dörde hatta beşe bölerek parça parça etmektedir;

“Suriye ve daha sonra Irak’ın feshi ve Lübnan’da olduğu gibi etnik ve dini bölgelere ayrılması İsrail’in uzun vadede Doğu cephesindeki bir numaralı hedefidir ve bunun için kısa vadede bu devletlerin askeri gücünün feshi ana hedeftir. Suriye etnik ve dini yapısına istinaden tıpkı bugün Lübnan’da olduğu gibi birkaç eyalete bölünecek ve kıyıda Şii-Alevi bir eyalet, Halep bölgesinde Sünni bir eyalet, Şam’da Kuzey komşusuna düşman olan bir diğeri Sünni eyalet olacak ve Dürziler de belki bize ait olan Golan’da, mutlaka Havran’da, Kuzey Ürdün’de başka eyaletler kuracaklardır. Bu gelişmeler uzun vadede barış ve güvenlik için garantör olacaktır ve bu hedef bugün bile erişebileceğimiz bir noktadadır.”

Yınon’un İsrail planı Ürdün’ü de tasfiye etmektedir;

“Ürdün kısa vadede stratejik bir hedeftir, uzun vadede ise değildir zira feshinden ve Kral Hüseyin’in uzun hükümranlığının bitmesi ve kısa vadede yönetimin Filistinlilere geçmesinden sonra gerçek bir tehdit. Mevcut yapısı ile Ürdün’ün uzun süre var olması ihtimal dahilinde değildir ve İsrail’in hem barışta hem savaşta sürdüreceği politika mevcut rejim esnasında Ürdün’ün tasfiyesi ve yönetimin Filistinli çoğunluğa devri yönünde olmalıdır.”

İsrail bu plan ile ortaya koyduğu “Beka Stratejisi” içerisinde nükleer silahların yeri ilk plandadır ve bu silahlar İsrail’in en büyük korkusudur. Bu korku Oded Yınon’un satırlarına da yansımıştır;

”Nükleer ve konvansiyonel silahların gücü, miktarı, hassasiyetleri ve kaliteleri bir kaç yıl içinde dünyamızın çoğunu alt üst edebilecek güçtedir ve buna karşı durabilmek için İsrail olarak kendimizi konumlandırmamız gerekmektedir. Bu Batı dünyasının ve bizim varoluşumuza karşı ana tehdittir.”

Günümüzde İran’ın uranyum zenginleştirme çabaları, İsrail tarafından bir nükleer silah elde etme arayışı olarak algılanmakta ve İsrail bunu hayati tehdit olarak görmektedir. Bildiğimiz kadarıyla Körfez’de nükleer silah sahibi tek ülke vardır, o da; İsrail’dir. Bu bölgede İran’ın da nükleer silah sahibi olma gayretleri İsrail’i korkutmaktadır. Bu korkuyu yenebilmek için de İsrail, İran’ın bu yöndeki çalışmalarını ne pahasına olursa olsun, engelleme çabasına girmiştir. Nükleer başlıklı füze taşıyan İsrail gemilerinin İran körfezine yakın bölgelere gönderilmesi, Akdeniz’de yüzlerce uçağın katıldığı İsrail tatbikatlarının yapılması, hep bu çabanın sonuçlarıdır.

ABD’nin İran’a karşı “askeri seçenek her zaman masa üstündedir” açıklamasını da bu çerçeve içinde görmek ve İsrail’in korkuları temelinde değerlendirmek gerekmektedir.

ABD’nin bu açıklaması nettir ve İran’a şu mesajı vermektedir; “Nükleer silah yaparsan, seni vururum.”

Neden? İsrail’in güvenliği için.

Yahudi düşünürler Türkiye’nin etnik yapısını da araştırmaktan geri kalmamıştır.

İsrail planında Türkiye için yapılmış analizler yine etnik ve dinsel temeldedir. Bu düşünürler Müslüman coğrafyadaki etnik farklılıkları bir zayıflık olarak görmüş ve planlarını da bu temele oturtmuşlardır. Bu görüş belki Irak için önem taşıyabilir ama Türkiye’de bu planın mevzi kazanması oldukça zordur. Çünkü geçmişte benzeri temelde kışkırtmalar yapılmış ancak başarışlı olamamış ve Türkiye’de sağduyu galip gelmiştir. Erdoğan siyasetinin, tüm gerçekler ortada iken, açılım adı altında ülkemizdeki etnik farklıkları gündeme taşınması bu çerçevede oldukça kuşkuludur.

Peki, Erdoğan siyaseti bunu biliyor mudur? Elbette biliyor.

Önce Yahudiler ne düşünmüş bizim için, birlikte okuyalım;

“Arap’lar gibi, bölünmüş olsalar da diğer Müslüman devletler de benzer bir durumla karşı karşıyadırlar. İran nüfusunun yarısı Farsça konuşan bir gruptan oluşur ve diğer yarısı da etnik olarak Türk bir gruptur.

Türkiye’nin nüfusu Türk- Sünni Müslüman bir çoğunluk (%50 civarı) ve iki büyük azınlıktan oluşur; 12 milyon Şii Alevi ve 6 milyon Sünni Kürt. Afganistan’da 5 milyon Şii nüfusun üçte birini oluşturur. Sünni Pakistan’da 15 milyon Şii devletin varlığını tehdit etmektedir. Fas’tan Hindistan’a ve Somali’den Türkiye’ye uzanan ulusal etnik azınlık resmi, istikrarın yokluğuna ve tüm bölgenin hızlı bir şekilde dejenere olmasına işaret eder. Bu tablo ekonomik tabloya eklendiğinde tüm bölgenin nasıl ciddi problemlere karşı koyamayacak kâğıttan bir kule şeklinde inşa edildiğini görebiliriz.”

Oded Yinon’un yazdığı, İsrael Shahak’ın destek verdiği bu gözden kaçırılmış ve ülkemiz gündemine hiç taşınmamış olan bu plan, İsrail’in yeni sınırlarını da çizmektedir;

Gelecekteki tüm politik durumlar ve askeri birleşmelerde de açıkça bilinmelidir ki, yerli Arap’ların sorununun çözümü ancak İsrail’in Ürdün nehrine ve ötesine kadar olan bölgede var olması halinde gelecektir. Bu içinde bulunduğumuz çağda ve içine yakında girecek olduğumuz nükleer çağda var olmak için ihtiyacımızdır. Artık Yahudi nüfusunun dörtte üçünün nükleer bir dönemde büyük bir tehlike yaratan ve yoğun bir şekilde yerleşilmiş olan kıyı şeridinde yaşaması mümkün değildir.”

Bu plan, Erdoğan’ın Ak siyasetinin görmezden geldiği bu kara plan, İsrail’i dünya Yahudileri için tek devlet göstermektedir;

“Dünyada yaşanacak hızlı değişimler dünya Yahudiliğinde de değişikliklere sebep olacaktır ve bu durumda İsrail sadece son çare değil tek varoluş imkanı olacaktır. Amerika Yahudilerinin ve Avrupa ve Latin Amerika’daki cemaatlerin bugünkü halleri ile gelecekte var olacaklarını varsayamayız. “

Haçlı ya da Bizans projesinin bir uzantısı olarak, “vaad edilmiş topraklar” da bir Yahudi devletinin kurulması fikri, geçmişi yüzyıllara dayanan bir projedir ve küreseldir.

Bu fikir, İngiltere’nin, 1917 Balfour Deklarasyonuyla, Birinci Dünya savaşı sonunda Filistin’de bir Yahudi Devleti’nin kurulacağını açıklaması üzerine hayata geçirilmiştir.

Açıklamayı yapan İngiltere olmasına karşın, projeyi Amerika uygulamış ve 1948’de İsrail devletinin kurulmasıyla adımını Ortadoğu’ya atmıştır. İsrail ABD için önemlidir, çünkü bir yanda “Nil’den Fırat’a kutsal toprakları” ele geçirmeyi düşleyen bir İsrail vardır, öte yanda ise İran ve Irak’ı tarihsel bir öç için hedef seçmiş bir İsrail vardır.

Nedir bu öç?

MÖ. 500’lü yıllarda İsrail’in ilk devleti olan Yahuda’yı yıkan Babil’dir, yani bugünkü Irak. Ardından Yahuda’yı vuran ise Persler’dir, yani bugünkü İran. Günümüz Orta Doğu coğrafyasına baktığınızda, binlerce yıl önce Yahuda’yı vuranlar, şimdi, İsrail’in hedefindeki ülkeler konumuna gelmiştir; Babil yıkılmıştır, Persler ise sıradadır. Bu nedenle İsrail, ABD’nin bölgedeki projeleri için önemlidir.

Ancak, ABD’nin düşündüğü gibi proje yürümedi.

İsrail kurulduğu günden bugüne bir türlü varlığını güvence altına alamadı ve olası savaşların beşiği olmaktan kurtulamadı. Buna karşın projede Bizans’ın çıkarlarını koruyacak bir İsrail’in yaşaması, büyümesi ve sağlam müttefikler bulması öngörülmüştü.

Peki, bu nasıl yapılacaktı?

Enerji havzalarını ele geçirmeyi amaçlayan ABD, 1991 Körfez savaşıyla silahlı güçlerini Ortadoğu’ya getirdi. 2002’de Afganistan’ı, 2003’te de Irak’ı işgal etti.

ABD’nin projedeki hedeflerine ulaşabilmesi, yine de, o kadar kolay değildi; bir yanda bölgesel bir güç olan Türkiye, öte yanda İran ve peşi sıra nükleer güç sahibi olan Pakistan vardı. ABD’nin çıkarlarını koruyabilmesi için bu güçlerin zayıflatılması, parçalanması ve bu ülkelerin yerine ABD’nin sözünü dinleyecek küçük ve zayıf yönetimlerin iş başına gelmesi gerekiyordu ama nasıl, nasıl olacaktı bu iş?

Üstelik olası nükleer gücü ve desteklediği radikal İslami guruplarıyla İsrail’e tehdit oluşturan bir İran meselesi vardı.

Bu Haçlı Orduları nasıl bir strateji geliştireceklerdi ki hem İsrail varlığını güçlenerek sürdürecek, hem bölge ülkeleri parçalanacak ve de İran tehdit olmaktan çıkarılacaktı?

İşte bu aşamada İsrail yani Yahuda’nın Çocukları devreye girdi ve Yahuda planı uygulamaya konuldu ama siyaset bu ihaneti görmezden geldi.

Yahuda(İsrail) planı nedir? Müslüman ülkleri etnik ve dini farklılar temelinde ayrıştırıp parçalamaktır.

Peki, Erdoğan siyasetinin ülkemizde yaptığı siyaset nedir?

Cevabı açık ve net; etnik ve dini temelde ayrıştırma…

Öyleyse söylediklerimiz doğru; Erdoğan Siyaseti, İsrail (Yahuda) Planı ile atbaşı gidiyor, hem de dolu dizgin…
(Açık İstihbarat : Erdal Sarızeybek'in Kurt Kapanı isimli kitabından alıntı )



AÇIK İSTİHBARAT / 25 Ekim 2010


--------------------------------------------------------------------------------

[1] Israel Shahak Kudüs’te bulunan Hebrew Üniversitesinde organik kimya profesörüdür ve İsrail insan hakları ve medeni haklar birliğinin yönetim kurulu başkanıdır. Shahak yazıları adında bir yazı yayınlanmıştır, bunlar İbrani basınından bazı makalelerin derlemesidir ve kendisi de birçok makale ve kitabın yazarıdır, bunlardan biri de Yahudi devletinde Yahudi olmayan isimli kitaptır. Son kitabı ise İsrail’in küresel rolü: Baskı için Silahlar’dır, AAUG tarafından 1982 yılında basılmıştır. Israel Shahak: (1933-2001)

[2] Bu eser orijinal olarak İbranice KIVUNIM(Yönler), ’de yayınlanmıştır. Musevilik ve Siyonizm için bir dergi;Sayı No, 14--Kış, 5742, Şubat 1982, Editör: Yoram Beck. Yazar komitesi: Eli Eyal, Yoram Beck, Amnon Hadari, Yohanan Manor, Elieser Schweid. Tanıtım bölümü / Dünya Siyonist Organizasyonu, Kudüs.

[3] Geçmişten Günümüze Orta Doğu, siyaset, s.36, Tayyar Arı, 2004, Alfa Yayınları.

[4] Asur Krallığı, Aslen Kuzey Irak'ta, Dicle kıyısında bulunan Aşur / Asur (Qalat Şarqat) şehri ve çevresinde yaşayan bir Sami toplulukken özellikle MÖ. 2000 sonrası Doğu-Batı arası global ticaretten faydalanarak gelişmiş ve topraklarını genişleterek bir imparatorluğa dönüşmüş eski bir uygarlık.

[5] Babil, Mezopotamya'da, adını aldığı Babil kenti etrafında kurulmuş, Sümer ve Akad topraklarını kapsayan eski bir imparatorluktur. Babil'in merkezi bugünküIrak'ın El Hilla kasabası üzerinde yer almaktadır. Kuzey Babil Devleti ise, Şırnakilinin İdil ilçesi güneyinde Babil köyünde kurulmuştur. Babil halkının büyük bir kısmıSami ırkındandırlar.

[6] Geçmişten Günümüze Orta Doğu, siyaset, Tayyar Arı, 2003, Alfa Yayınları.