9 Ağustos 2010 Pazartesi

30 Ağustos'a Kadar Hiçbir Şeyciğiniz Kalmaz

YAŞ'taki müthiş trafikten" dolayı baş dönmesi, mide bulantısı ve hafif depresyon mu yaşıyorsunuz?


"Türkiye'de neler oluyor" sorusununn cevabına vâkıf olmak için elinizde kumanda o kanal senin, bu kanal benim gezmekten bitap mı düştünüz?


Mehmet Metiner'in "Ne var bunda? Ne güzzel söylemiş, ne doğru söylemiş Sayın Başbakan..." demesinden kusma noktasına mı geldiniz?


Bu adama sırf bu cümleyi 275 kez arka arkaya söyletmek için televizyon kanallarının neden birbiriyle yarıştığını anlamakta müşkülünüz mü var?


12 Eylül şakşakçısı Nazlı Ilıcak'ın estetik ameliyattan erimiş burun kıkırdağından çıkan "Ben çok memnununm gelişmelerden" şeklindeki hırıltılı ses, sizde tıkanmış bir kanalizasyon borusunu dinliyormuş duygusu mu yaratıyor?


Mustafa Karaalioğlu'nun marka değeri her programda biraz daha yükselen ceket ve gömleklerle karşınıza çıkıp, hükümeti "acıcık" eleştirmeye kalkışan diğer katılımcılara gözlerini devire devire ve tehditkâr bakmasına, "dıkdırırım Silivri'ye ha!" edalarına "Siggittbiyaaa!!" diye bağırıp durmanız, konu komşunun akıl sağlığınızdan şüphe etmeye başlamasına mı yol açtı?

Türlü türlü yalama biçimleri, türlü türlü gerdan ve bel kıvırmalar, türlü türlü yalan, dolan, iftira, çarpıtma konusunda maharet kazanmış ve bunun karşılığında banka hesapları kabarmış bu zevatın karşısına çıkara çıkara "kuzguni siyaha" boyanmış saç ve kaşlarıyla Osman Pamukoğlu'nun çıkarılmasına, Paşa'nın da kendisiyle dalga geçildiğini bile anlamadan tek düze bir sesle "Partimiz 2011'de iktidara geldiğinde bu sorunların hepsi düzelecek" deyip durmasına bünyeniz mide kramplarıyla mı karşılık veriyor?


Velhâsıl, Deniz Kuvvetleri almanağı için çektirilmiş vesikalık fotoğraf gibi sürekli gülümseyen Attila Kıyat'tan, suratındaki karanlık ifadeyi son günlerde takmaya başladığı kara gözlükle taçlandıran Ümit Fırat'tan, yüzündeki "meşin" görünümlü "DGM savcısı" ifadesine bakmadan "demokrasi" ahkâmları kesen Mete Göktürk'ten, Susam Sokağı'nın Kürt versiyonunda Büdü'yü canlandırdığı düşünülen Altan Tan'dan, saçlarını yağladıkça yağlayan Yiğit Bulut'tan...


Televizyonlarda konuşmanın şehvetine giderek kendini kaptırdığı için olacak geniş yüzü her gün biraz daha parlayan ve coştukça coşan Can Ataklı'dan, hayran olduğu kahkahasını her fırsatta atmaktan zevk duyduğu anlaşılan ve Taraf yazarıyla polemik yapıyormuş gibi yaparak bu rezil tiyatroda yıldızı her geçen gün parlayan Ümit Zileli'den...


Rasim Ozan Kütahyalı'nın cırlak ve kadınsı sesinden, Mehmet Altan'ın içinde tehlikeli virüslerin yaşadığını düşündüren sakallarından, Yusuf Kaplan'ın önden tamamen dökülmüş ve çürümüş olan dişlerine bakıp bakıp "Yav bu adamcağıza maaş vermiyorlar mı, niye protez yaptırmıyor ki" diye düşünüp üzülmekten...


Ne idüğü belirsiz altı kaval üstü şişhane tiplerin; on parmağına gümüş yüzük takmış, bol rimelli aynı zamanda türbanlı bir takım kadınların "yazar", "aktivist", "araştırmacı","vicdani retçi" vs. adı altında ekranlarda saatlerce konuşturulmasından...


Bıktınız mıi yıldınız mı, sıtkınız mı sıyrıldı?


Bu Jurassic Park'tan artık kaçıp kurtulmak mı istiyorsunuz?


YAŞ'ta neler olduğunu anlayamıyor musunuz?


"Sivil iradenin darbecilerle karşı aslanlar gibi mücadele ettiğini" veya "Atatürkçü generallerin TSK'yı şekillendirmeye çalışan güçlere direndiğini" filan mı zannediyorsunuz?


Hatırlayın, daha önce de defalarca böyle zannetmiş ve her seferinde yanılmıştınız.


Dolmabahçe'nin duvarları arasında "Ben burada üstümde Mustafa Kemal'in ünformasıyla bulunuyorum" dediği rivayet edilen Paşa'nın Audi'sine kurulup gitmesini ve bir kokteylde Ergenekon savcılarına yaranmaya çalışmasını gözleriniz yaşararak izlemiştiniz...


Yine "Türk Ordusu'na karşı asimetrik psikolojik savaş var ve bazı medya organları bu savaşın içinde" diyen bir başka Komutan'ın daha sonra medyanın bütün döküntü, lümpen tiplerini yanına alarak güneydoğu gezisine çıkmasına tanık olmuştunuz.


Bu "döküntüler" arasında Taraf gazetesinin cırlak yazarı da vardı ve Paşa'nın kendisine "ayrı bir ilgi gösterdiği" yazılmıştı...


"Türk Ordusu üzerinde asimetrik psikolojik savaş var" diyen Paşa, "bu savaşın tetikçileri" ilan ettiği gazetelere Genelkurmay'ın kapılarını açıp, zengin bir kahvaltı eşliğinde "Bana paşam demeyiniz, İlker Bey diyiniz" ricasında da bulunmuştu...


Şimdi Attila Işık'ın istifasıyla (ki kesinlikle onurlu bir davranıştır, Türk Milleti kendisine minnettardır) tekrar umutlandınız değil mi?


Hadi hadi, inkâr etmeye kalkmayın, umutlandınz...


Bunun "bireysel bir hareket olmadığına", TSK'nın stratejisini yansıttığına ve bir şeylerin değişmeye başlayacağına inanmak istiyorsunuz...


Yediğiniz kazıkların yerleri sızlıyor ama siz yine de "umutsuz yaşanmaz" diyorsunuz...


Bekleyin...


30 Ağustos'a kadar hiçbir şeyciğiniz kalmaz. 30 Ağustos geldiğinde "Yahu o makamlarda boşluk mu olur!" dediğiniz yerlere gerekli atamalar yapılmış olacak ve Anadolu Ajansı tarafından akşam saatlerinde geçilen bu haber gazetelerin fazla da ilgisini çekmeyecektir.


Sizler ve bizler o arada başka gündem maddeleri yüzünden kendimizi ve birbirimizi kemiriyor olacağız...


Mehmet Metiner, yine ekranlardan "Ne var bunda? Ne güzzel söylemiş, ne doğru söylemiş Sayın Başbakan" diyor olacak...


"Sahi n'oldu şu Kara Kuvvetleri işi? Bak o bile unutuldu ha! Bu toplumda balık hafızası var kardeşim" şeklinde geyik yapıyor olacağız.


Bekleyin...


30 Ağustos'ta hiç bir şeyciğiniz kalmayacak...




Fatma Sibel YÜKSEK / AÇIK İSTİHBARAT / 6 Ağustos 2010

0 yorum:

Yorum Gönder

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Hostgator Discount Code