1 Temmuz 2010 Perşembe

PKK NE YAPMAYA ÇALIŞIYOR?

Yaz-bahar aylarıyla birlikte PKK yine eylemlerini artırdı ve iki buçuk aylık bir zaman diliminde 100’ü aşkın yurt evladı yaşamını yitirdi. Özellikle 19 Haziran 2010 Cumartesi günü gerçekleşen saldırı sonucu 11 askerimizi kaybetmemizin ardından Başbakan, PKK’nın taşeron bir örgüt olduğunu dile getirirken, TBMM Başkanı Şahin de Genelkurmay’ın doyurucu bir açıklama yapması gereğini vurguladı. Bu arada yapılan değerlendirmelerde istihbarat eksiklerinden kaynaklanan askeri zafiyete dikkat çekildi… Başbakan’ın neyi ima ettiğini anlamak çok zor değil. Kendisi Gazze, Filistin operasyonlarının ardından, BM Güvenlik Konseyi’nde İran lehinde oy kullanmamızın ve bu arada Rusya ile yakınlaşmamızın bedelinin ABD (belki de İsrail) tarafından ödetildiğini anlatmaya çalışıyordu... TBMM Başkanı faturayı Genelkurmaya çıkarırken, bağlı olduğu siyasal hareketin yıllardır orduyu nasıl yıprattığını unutuyordu sanki... Ordudaki istihbarat yetersizliği münferit bir olay mıydı yoksa genel bir zafiyetin sonucu muydu, sürekli eli kolu tutulan askerin çaresizliği miydi?

Yaşanan gelişmeler yaşanan an’ın sıcaklığı ve duygusallığıyla değil serinkanlılıkla ele alındığında daha doğru değerlendirmeler yapılabilir. Açılım süreci ile ABD’nin PKK’yı buzdolabına kaldırma kararı almış olması ve PKK’nın buna karşı çıkması en kuvvetli olasılık durumunda. ABD, Irak’tan ayrıldıktan sonra kendi elleriyle kurduğu uydu Kürt devletinin güneyden gelebilecek Sünni ve Şii Arapların baskısıyla tasfiye edilebileceği kaygısını taşıyor. Türkiye’den de ikinci İsrail konumundaki bu devletin hamiliğini üstlenmesini istiyor. PKK’nın bütünüyle bitirilmeden tasfiyesini –yani buzdolabına konmasını- bu süreçte, Türkiye’ye verilecek bir taviz olarak görüyor. Dünyanın en büyük silah ve uyuşturucu kaçakçısı durumundaki PKK ise devre dışı kalarak, böyle bir kazancı gözden çıkarmayı kabullenmiyor. İşin en temeli, esasının esası budur… Ayrıca bir terör örgütünün, kendisini zinde tutabilmek için uzun süre eylemsiz kalması da işin doğasına aykırı. Dolayısıyla bu örgütün her yıl havaların uygun hâle gelmesiyle eylemlerini artırdığı bilinen bir gerçek.

Bununla birlikte bu yıl gözlemlenen büyük artış, bütün olasılıkları ayrı ayrı değerlendirmeyi gerektirecek kadar ciddi bir durum. Yani Başbakanın ihsas ettiği üzere, AKP’nin Orta Doğu politikalarının ABD ve/veya İsrail’i rahatsız etmesi nedeniyle,bu ülkelerin son günlerde PKK’nın dizginlerini gevşetmiş olmaları mümkündür.


Şimdi isterseniz bu çok önemli konjonktürel durumu bir kenara bırakarak, PKK’nın söylemlerini temel olarak genel bir değerlendirme yapalım.


NE İSTİYORLAR?
PKK Kürt halkının demokratik haklarını savunmak için mücadele ettiğini öne sürüyor ve Türk yurttaşlığını değil Türkiye/Anadolu yurttaşlığını benimsediğini savunuyor,bu yurttaşlığın Anayasada yer almasını istiyor. Öncelikle şunu belirtmek kaçınılmaz oluyor. Evet, Türkiye’de hiç tartışmasız bir Kürt etnik topluluğu vardır ve bu insanların bu farklılıklarından kaynaklanan insani, kültürel, demokratik taleplerine saygı duyulmalıdır. Dünya görüşü gereği bunu 1970’li yıllardan bu yana böyle düşünen biri olarak bir durum saptaması yapmak istiyorum. Bu düşüncenin bugün –artık- toplumun geniş kesiminde kabul görmüş olması, sorunun ortaya konmasında önemli mesafe kat edildiğinin göstergesidir. Ancak bu talebin dile getirilmesinin yolu eli kalaşnikoflu, beli fişeklikli ve sırtı parkalı adamların ölüm makinesi gibi çalışmaları değildir. Eğer haklarını mevcut kapitalist üretim ilişkileri içinde sermaye yanlısı politikalar çerçevesinde sürdürmek istiyorlarsa liberal politikalar üreterek siyasal mücadelelerini yürütürler. Yine kapitalist üretim ilişkilerinde emek ağırlıklı bir siyasal modeli benimseyeceklerse sosyal demokrat bir çizgide demokratik mücadele verirler. Yok mevcut kapitalist altyapı ile temelden sorunları varsa sosyalist hareket içinde yer alır, siyasal düzlemde varlıklarını devam ettirirler. Yalnız hemen belirtelim, üçüncü seçeneği benimserlerse bugün kendilerini yürekten destekleyen Batılı dostlarının zerre kadar desteğini göremezler, bunu bilmelerinde yarar var. Ancak bu örgütün, siyaset biliminin temelini oluşturan bu kavramlarla hiçbir ilgisinin olmadığı, tek derdinin ayrılık noktasında odaklandığı görülüyor.


Her şeyin temeli burada aslında. Kendi aralarında Türkiye’den daha bir süre yararlanmaları gerektiğini düşünenlerle, en kısa zamanda ayrılmayı amaçlayanlar “en demokratik biçimde(!)” konuyu tartışıyorlar. Zaten PKK önderlerinden Murat Karayılan tırmanan şiddetin son noktada federasyon talebine kadar ulaşacağını dile getirmeye başladı bile. Bu halleriyle hiçbir Batı Avrupa ülkesinde yaşama şansı bulamayacak insanlar/ayrılıkçılar,-üstelik de- Batı tarafından destekleniyorlar. Çünkü Batı için “öteki” konumundaki Türkiye çok çeşitli nedenden dolayı “parçalanması gereken ülke” durumundadır. İşte burada Kürt ayrılıkçıları ile Batılılar örtüşmekte ve ortak mücadele vermektedirler. Sorunun bu bağlamdaki özü de budur. Bunun nedenleri ayrıca ve ayrıntılı olarak tartışılabilir.


Türk yurttaşlığı ya da Türkiye/Anadolu yurttaşlığı sorunu, yalnızca sorunun tanımlanması/adlandırılması bağlamında ele alındığında çok da aykırı bir talep değil belki. Ancak bu istek beraberinde bir başka önemli talebi getiriyor. Kürt etnik topluluğunun devletin kurucu unsurlarından biri olduğunun Anayasa’da yer almasını gündeme taşıyor. Oysa yakın dönem Türkiye tarihi bize bu konuda çok dikkatli olmamız gerektiğini hatırlatıyor… Evet, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı sırasında Kürtlerle görüşürken “federasyon” sözcüğünü telaffuz ettiği bir gerçek. Ancak hemen hatırlamak gerekir. Lozan’da Musul ve Kerkük’ün kimde kalacağı konusunda çok ciddi tartışmalar çıkmış ve görüşmeler kesintiye uğramıştı. Hemen ardından Hakkâri’de küçük çaplı bir Nasturi İsyanı çıkmıştı. Daha sonra görüşmeler yeniden başladığında Türkiye heyeti bu sorunu çözümleyememiş, Misak-ı Milli sınırları içinde yer alan Musul’u elden çıkarmak zorunda kalmıştı. Musul’u elde tutmak gerçekten olanaksızdı, çünkü I. Dünya Savaşı’nın en öncelikli nedenlerinden biri Osmanlı’nın petrol bölgelerine el koymaktı ve sonuçta bu Batılılar tarafından başarılmıştı. Lozan Antlaşması’nın hemen sonrasında, 1925’te çok büyük boyutlu Şeyh Sait İsyanı’nın çıkması tipik bir İngiliz tezgâhıydı. Gönderilen ileti açıktı. Türkiye’ye Kerkük ve Musul isteklerini canlı tutması hâlinde Sivas’ın doğusunun tehlikeye düşeceği anlatılmaktaydı. Aslında Cumhuriyetin kuruluş yıllarında çıkan Kürt ayaklanmalarının tamamında Batı’nın parmağı vardı ve bu işin temelinde emperyalizmin tekerine çomak sokan genç Türkiye Cumhuriyeti’ne bedel ödetme arzusu yatmaktaydı. İşte bu koşullarda hiç iyi sınav vermeyen, sürekli emperyalizme alet olan bölge halkı ile federasyon uygulamasına gidilemezdi. Bu insanların yoksulluğu ve eğitimsizliği kendileri için-bir yere kadar-mazeret teşkil edebilirdi ama yaptıkları yanlışın bütünüyle bağışlanıp başlangıç noktasına, federasyon talebine dönülmesi düşünülemezdi. Türkiye Cumhuriyeti bu koşullarda üniter bir devlet olarak inşa edilmiş ve bunun pratik yararını on yıllar sonra görmüştü…Bir başka büyük devrimci Tito, II.Dünya Savaşı sonrasında zorunluktan ötürü Yugoslavya’yı federal bir halk cumhuriyeti olarak kurmak zorunda kalmıştı. 1990’lı yıllara kadar sosyalizmin barışçı şemsiyesi altında varlığını sürdüren bu güzel ülke. Küreselleşme süreciyle birlikte,emperyalizmin kirli oyunlarıyla çok kanlı çatışmaların ardından paramparça olup gitmişti.İşte bu örnek Türkiye’nin üniter yapısının nasıl bir güvence olduğunun göstergesiydi.Tıpkı Yugoslavya gibi Batı’nın hedef tahtasındaki Türkiye’nin sapasağlam ayakta kalabilmesinin en önemli güvenlik sübabı üniter yapısıydı.Türkiye’nin 1923’te çok doğru bir tercihte bulunduğu tarihin tanıklığıyla tescillenmişti. Hiçbir devlet parçalanmak için kurulmazdı, hiçbir ulus bölünmek için inşa edilmezdi.


Bir başka talepleri anadilde resmi eğitim verilmesi yönünde. Anadilde eğitim isteğinin özel kurslar eliyle gerçekleşmesi mümkün, konunun yasal düzenlemesi zaten yapılmıştı. Kürtçenin lehçe farklıklarından kaynaklanan nedenler başta olmak üzere, çeşitli sosyal ve kültürel nedenler yüzünden bu kurslara Kürt kökenli yurttaşların ilgi göstermediği bilinen bir gerçekti. Bunun dışında üniversitelerde Kürdoloji enstitülerinin kurulması da sağlanabilir. Ancak ortaöğretimde resmi ve yaygın olarak Kürtçenin okutulması isteği bugünkü sıcak ortamda kabul edilecek türden değildir. Kanada’da Fransızca resmi eğitimin yarattığı ayrımcılık eğilimi ve ortaya çıkan sorunlar bunun çok tipik ve olumsuz örneklerinden biridir.


Bunların dışında ısrarla yerel yönetimlere daha fazla yetki verilmesini talep ediyorlar. Türkiye’de liberallerin XIX. yüzyıldan, Prens Sabahattin’den bu yana çok ateşli biçimde savundukları adem-i merkeziyet isteğini yineliyorlar.

Aslında Türkiye’de bunun yasal zemini 2003’te DSP-MHP-ANAP Koalisyonu döneminde sağlanmıştı. “İkiz Yasalar” olarak bilinen “Ekonomik, Sosyal, Kültürel Haklar Sözleşmesi” ile “Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi” bu taleplerin önünü açmaya son derece uygundu. Bu yasalardan ilki “Halkların kendi kaderlerini kendilerinin tayin hakkı”na vurgu yapıyor, ikincisi ise bunun yolunu gösteriyordu. Halkların kendi doğal kaynakları ve zenginliklerini diledikleri gibi kullanabileceklerini belirtiyordu. Yani elde edecekleri gelirleri gönüllerince PKK’ya akıtmaların yolu açılıyordu. 1960’lı yıllarda mazlum Afrika halklarının emperyalist Batı’ya karşı kullandıkları “kendi kaderlerini tayin hakkı” Millenium ile birlikte merkezin çeper ülkeleri parçalama aracı haline getirliyordu. Bunları hayata aktarmalarına –elbette- izin verilemezdi.


Bu çok özel ve art niyetli talebin dışında konuya nesnel ve bilimsel açıdan bakıldığında da dünyada çok uluslu şirketlerde ve ülke yönetimlerinde merkezi yönetim anlayışının ağırlık kazandığı gözlenmekteydi. XX. yüzyılda bölge gerçeğini merkezi yönetimden daha iyi bilen yerel yönetimler daha fazla yetki ve inisiyatif kullanarak daha verimli çalışmalar yapabiliyorlardı. Oysa günümüzde olağanüstü gelişen bilişim teknolojileri ile merkez, bütün yerel birimlerin durumunu bilgisayar ekranında görebiliyor ve bütünlüklü bilgiye sahip olduğu için en akılcı kararları çok kısa sürede verebiliyor. Doğal olarak yönetim- organizasyon etkinliklerinde merkez ağırlık kazanıyor. Kaldı ki bizim örneğimizde bu talep sahiplerinin gerçek amaçlarının ne olduğu-zaten- hemen anlaşılıyor, fedaratif bir yapının altyapısının hazırlanmaya çalışıldığı açıkça görülüyor. Bütün dertleri üniter yapıyı bozarak, ayrımcılığın yasal zeminini düzenlemek, başka bir şey değil.


Türkiye Cumhuriyeti’nin Öcalan’ı ve PKK’yı muhatap alması en çarpıcı istekleri. Aslında DEP, HEP, HADEP, DTP ve şimdi de BDP, bütünüyle PKK’nın taleplerini yansıtan partiler değil miydi?.. Bu konuda da şunu teslim ederek konuya girmek gerekiyor. Bu partiler, hangi düşüncelere sahip olurlarsa olsunlar; varlıkları ve TBMM’de yaptıkları konuşmalar nedeniyle kovuşturmaya tabi tutulmamalıdırlar. Düşünceleri ne kadar aykırı ve yıkıcı olursa olsun bu konuda kendilerine demokratik tahammül göstermek gerekir, burası çok önemli… Ayrıca yasal zeminden uzaklaşıp illegal mücadele vermelerinin çok daha ciddi sorunlar yaratabileceğini unutmamalıyız. Ancak bir siyasal hareket eline silah alıp cinayet işlemeye başladığı andan itibaren bütün demokratik meşruiyetini yitirir ve savunulacak yanı kalmaz.Bu noktada devlete düşen,bu örgütü etkisiz kılmak,üyelerini yakalayıp yargı önüne çıkarmaktır.Bunun da tartışılacak yanı yok… Peki bunlar niçin PKK’nın devletle masaya oturmasında böylesine istekliler?.. Çünkü sorun kendi toplumsal psikolojileriyle ilgili ve bu konu onlar için çok önemli, Her gün yurt evlatlarını katlederek ülkeye büyük acılar yaşatıyor, yürekleri kanatıyorlar ama bu durum bir gerçeği değiştirmiyor. Bu örgüt ne yaparsa yapsın, -bırakın bir kenti, bir kasabayı-bir dağ başı karakolunu bile 24 saat elinde tutacak güce sahip değil, vur-kaç türü eylemlerden fazlasını yapacak hâli yok. Ayrıca 3010’a, 4010’a kadar da ayrılık taleplerini gerçekleştirecek güçleri yok ve koşullar buna izin vermiyor, bunu da bilmeleri gerekiyor. Bütün çabaları sahip olmadıkları bir gücü kendilerine izafe ederek kitle tabanlarını yanlarında tutabilmek. Bunun için de devletle PKK’yı muhatap etmek böylesine önemli onlar için. Aslında bu nokta, yani Kürt halkının PKK’ya yaklaşımı, konunun en önemli yönü, buna gelecek yazımda değineceğim.


Evet PKK’nın talepleri bunlar. Bunları göz önünde bulundurarak PKK’nın ne olduğunu ve Türkiye’nin –artık- neler yapması gerektiğini önümüzdeki yazımda ele alacağım..




Vakur Kayador / Odatv.com / 25 Haziran 2010

0 yorum:

Yorum Gönder

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Hostgator Discount Code