22 Haziran 2010 Salı

YOM KİPPUR STATÜKOSU BOZULDU

Henüz altı ay önceydi; “yandaşıyla” “merkeziyle” tüm bir Türkiye medyası, AKP ile Gül’ün her türlü dış siyaset seferberliğini göklere çıkardıktan sonra, bir de Davutoğlu icat etmişti. Tayyip Erdoğan ile Abdullah Gül’den sonra, manşetlerde yeni bir kahraman imalatını izliyorduk. Şimdi ise, aynı basın, özellikle düvel-i muazzama, İsrail’in Gazze’ye yardım filosuna saldırısından sonra AKP yönetimine ve Dışişleri Bakanı’na ağır eleştiri gülleleri atıyor. Tayyip Erdoğan’ın kolay bozulan sinirleri artık yalnızca dilini değil, kürsü performansını da etkilemiş durumda; Erdoğan’ın kürsüde Mussolini’yi aratacak jestler yapmaya başlarken Abdullah Gül arada bir kafasını çıkarıp, arkadaşlarına destek demeçleri veriyor.

Manşetlerle imal edilen kahramanlara manşetlerle küfredilirken kendimizi yeni bir tartışmanın ortasında buluyoruz.


Acaba, Tayyip Erdoğan örneğinde, AKP dış siyasette bir kopuş mu yaşıyor? Tayyip Erdoğan’ın İsrail karşısında ABD’yi de kızdıran, hatta yurtiçindeki en büyük destekçisi TÜSİAD’ı bile ürküten çıkışları, bir “eksen kaymasına” mı işaret ediyor? Bazı AKP muhaliflerinin bile kafalarını karıştıran bu İsrail karşıtı söylemlerle, Türkiye kişiliğini mi buluyor, Ortadoğu’da yükselen bir güç olduğunu mu gösteriyor?


Aynı basının AKP’yi önce ölçüsüzce överken, şimdi de eleştirirken yaydığı bilgi kirliliği o derecede ki, bu sorulara yanıt vermek zahmetli ve uzun bir çalışma gerektiriyor. Ama, OdaTV’de, en övülen günlerinde bile AKP’nin hiçbir zaman 1) iradeli 2) bağımsız 3) orijinal bir dış siyaset izlemediğini ısrarla vurgulamaya çalıştıysak, bu yeni durumu da yorumlamak okura borcumuz oluyor.


İşe önce, bu soruların yanıtının, Erdoğan’ın İsrail’e yönelik ucuz, düşmanca söylemlerinde değil, uzun dönemli, somut siyasal gelişmelerde aranması gerektiğini vurgulayarak başlayalım.


YOM KİPPUR STATÜKOSU

İlk olarak vurgulanması gereken şudur: Eksen değiştiren AKP değil, Filistin sorunudur. Filistin sorununun uluslararası boyutunda, 2006 yılından bu yana önemli, hatta tarihsel denebilecek gelişmeler yaşıyoruz: Uluslararası diplomaside 1973 Yom Kippur statükosu sarsılıyor. İsrail siyaseti, bölgesel programlarını revize etme zorunluluğuyla karşı karşıya kalıyor; bunun ABD ve diğer ülkeler üzerinde de zincirleme etkisini izleyebiliyoruz.


Filistin sorununun pek az tartışılan bir veçhesi, Filistinliler’e hami olmaya çalışan Arap rejimleridir. En azından 1948 yılından beri, çeşitli Arap iktidarları Filistin davasını uluslararası platformda temsil etme iddiasıyla öne çıkmıştı. Özellikle 1948 yılında, Mısır, Ürdün ile Irak’taki hanedan rejimlerinin İsrail’e karşı savaşa girmelerinde Yahudi Devleti’nin kurulmasını önlemekten çok, bu temsiliyet ve himaye hakkını elde etme hedefi belirleyiciydi. Belki de bu nedenle, Yahudi ordusuna karşı savaşta hiç de haris olmadılar ve gönülsüzce savaştıktan sonra yenilgiyi çabuk kabul ettiler; ulusal ve uluslararası bir meşruiyet sağladıklarını düşünüyorlardı.


Bundan sonra, bu iki yüzlülüğe tepki olarak Filistinliler’i sahiplenen daha kararlı bir programı, Arap devrimci iktidarları, Mısır’da Nasır, Suriye ile Irak’ta Baas rejimleri benimsedi. Söz konusu rejimler, Filistin halkını savunmanın yanı sıra, İsrail’i bir yapı olarak “külliyen” reddettiklerini açıkça ilan etmişti. 1967 savaşında uğradıkları ağır yenilgi, ardından Mısır’da Nasır’ın çöküşü, Arap onurunu yükseltme iddiasındaki bu yegane tutarlı programın da bitişine işaret ediyordu.


Hızla geçiyorum; Mısır’da Nasır düştü ve Enver Sedat iktidara geldi; Sedat’ın ilk işi, 1967 Savaşı’yla kırılan Arap onurunu bir ölçüde tamir etmek üzere 1973’te İsrail’e saldırmak oldu. Paradoksaldır; Enver Sedat, daha sonra İsrail’le gerçekleştireceği uzlaşmayı meşrulaştırmak için, önce ona savaş açmak durumundaydı. Bu doğrultuda ABD’den örtük ve sınırlı bir onay aldığı da tartışılmaktadır.


Enver Sedat’ın, bütün savaş hedeflerini İsrail’i Sina Yarımadası’ndan çıkarmakla sınırlı tuttuğu anlaşılıyor. Sovyetler’den aldığı hava savunma şemsiyesinin menzili, yalnızca Sina Yarımadası’na kadardı. Bu nedenle, İsrail ordusunu Sina’dan sürükleyip Tel Aviv’i tehdit eder hale gelen Mısırlı komutanlar, hücum emrini boşuna bekliyorlardı. ABD’nin İsrail’e acil yardımları, Arap yönetimlerine uyarıları, Sedat’ın başlangıçtaki ufkunu anımsamasına yetti; İsrail ordusu toparlanacak zamanı buldu, karşı saldırıyla Mısır başkentini tehdit edecek kadar ilerledi.


Bu savaşın hemen ertesinde, bu kez Körfez sermayesinden bir dalgayla, OPEC’in Arap üyeleri, “İsrail’i destekleyen Batı siyasasını protesto” adına petrol ihracını durdurdu; Avrupa ekonomileri, bu petrol ambargosu sonucu, petrol fiyatlarının artmasıyla büyük sarsıntı geçirdi. (Bu ambargonun büyük ölçüde ABD’ye yaradığını geçerken belirtelim.)


1973 Yom Kipur Savaşı ile petrol ambargosu, Filistin üzerindeki Arap rejimleri egemenliğinde yeni bir durum oluşturdu. ABD ile İsrail, Filistin meselesinde Araplar’ı dövmenin yeterli olmayacağını, bir tür diplomatik süreç başlatmanın İsrail üzerindeki savaş baskısını yumuşatacağını öngörüyordu. Bir masa kurup masanın karşı tarafında oturacakları da, yani Filistin halkının temsilcilerini de belirlemek gerekecekti.


Tüm Amerika tarihinin siyonizme en yakın dışişleri bakanlarından biri olan Kissinger, bu yeni siyasette önemli bir addır. Kissinger savaştan sonra bölge gezisine çıktığında, tam da Yom Kippur konjonktürünün Arap liderlerini Ortadoğu’da büyük “aktör” olarak kabul edeceğini ilan etti. Kissinger’ın siyasası, emperyalist devletler nezdinde kabul görmüş olmak, Arap yöneticilerini tatmin etmeye yetiyordu. Sedat, Kissinger’ı öpüyor, ona “kardeşim” diye hitap ediyor, Ürdün Kralı Hüseyin, kraliyet helikopterine alıp gezdiriyor, Kahire’nin yarı resmi sesi El Ahram Kissinger’ı “Süpermen” olarak, Riyad’ın sesi El Cezire ise “barış elçisi” olarak selamlıyordu. Kissinger’ın adı, Arabistanlı Lawrence’a atıfla, “Arabistanlı Henry” olarak anılır olmuştu.


Bundan sonra, Filistin sorununda, Mısır ile Suudi Arabistan, uluslararası planda, Filistin kurtuluş hareketinin içine nüfuz eden başlıca iki Arap hami konumunda kabul gördü. İsrail’le savaşmış olmaları ve Batı’ya verdikleri gözdağı, bu temsiliyetlerini Arap dünyası için de meşru kılıyordu; en azından Kissinger lobisinin beklentisi buydu. Bu devletler, Filistin hareketiyle İsrail devleti arasında bir tür “aracı” konumu almış, kendi ülkelerinde pamuk ipliğine bağlı meşruiyetlerini, Filistin sorunundaki bu “kilit” gibi görünen rollerine bağlamışlardı.


Sedat, bu uluslararası saygınlığın tadını çıkaramadı; İsrail’le 1979 yılında barış anlaşması imzaladıktan sonra, 1981’de suikasta kurban gitti. Ama halefi, Hüsnü Mübarek, bu “barış komisyonculuğunun” herhalde ustası sayılmalıdır.


HARB-İ TEMMUZ İLE “HARB-ÜL AĞUSTOS”

İşte 1973’te Yom Kippur Savaşı’nın ertesinde kurulan bu statüko, Filistin’e “hamilik makamı” 2006 yılından itibaren sarsılmaya başladı.


Bu döneme kadar ABD-İsrail çıkarlarının, özellikle ABD’deki neo-konservatif iktidarı boyunca, Mağribi ile Kafkaslar’ı kapsayan “geniş Ortadoğu” bölgesinde hızla ilerlediği artık bilinen olgulardandır. Arafat’ın ölümü, Rusya’yı geriletme hedefli renkli darbeler, Irak’ın parçalanması, Kürdo-Yahudi bir oluşumun meydana getirilmesi, bu ilerlemede önemli uğraklardır. Tüm bu süreçte, Filistin halkına oyalama ve aşağılama siyasetinin layık görüldüğünü söylemeye gerek yok.


ABD-İsrail çıkarlarının bu dizginsiz ve saldırgan ilerleyişinden Mısır ile Suudi Arabistan da nasibini alıyordu. Barış komisyonculuğu, bu hızlı ilerleyiş için yeterli olmak bir yana, köstekti ve Bush yönetimi, Mısır ile Suudi Arabistan rejimlerini de “yavaşlatıcı” rollerini bırakmaları için sarsmaktan geri durmuyordu. Bu, iki rejimin dışarıda, dolayısıyla içeride, yegane meşruiyet temellerinin sarsıldığı anlamına gelmektedir. Daha fazla dış destek için daha fazla pro-İsrail siyaset bu oportünist siyasetçi tipinin tek çaresidir.


Tam da bu evrede, 2006 yazında, İsrail’in Lübnan operasyonu önemli bir dönemece işaret etmektedir. İsrail, Araplar’ın Harb-i Temmuz, Temmuz Savaşı olarak adlandırdığı Lübnan operasyonunda, Hizbullah’ın başını çektiği, Lübnan Komünist Partisi, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve Emel koalisyonuna bağlı milislerin yoğun direnişiyle püskürtüldü. İsrail’in kent savaşlarında güvendiği tankları, Rus yapımı roketlerle imha edilmişti.


Kuşkusuz, büyük bir olaydır. İsrail’in, kuruluşundan bu yana caydırıcılığı açısından önemli olan “yenilmezlik” efsanesi sona eriyordu. Dahası, bir çare bulunmazsa, dış siyasette uzun erimli hedefleri, özellikle yeni yeni gündeme gelen, Suriye ile İran’ın etkisizleştirilmesi senaryoları unutulmak durumundaydı. İsrail kamu kanaatini sıkça sorduğu gibi, bir milis gücüyle bile baş edemeyen İsrail, bu iki ülkenin eğitimli birlikleriyle nasıl mücadele edecekti? Basit, ama can yakan bir sorudur.


İsrail siyaseti, Lübnan yenilgisinin muhasebesini yaparken, bu kez ikinci bir savaşla, 2008’de Rusya-Gürcistan savaşıyla, elindeki uzun dönemli planların hoş bir siyonist düşe dönmesi tehlikesiyle yüzleşmek zorunda kaldı.


Kafkaslar’daki en büyük müttefiki olan, İran’a yönelik İsrail tehdidinde önemli yer tutan Gürcistan’ın renkli darbecileri, Rusya’nın savaş makinesiyle eziliyordu.


Harb-i Temmuz’dan sonra, Filistin siyasetinin yeni temsilci ve hamileri boy göstermektedir: Edilgen ve yoz olmakla suçlanan Mısır ile Suudi yönetimleri gözden düşerken, Lübnan direnişine etkin destek veren İran, bu arada Suriye, bölge siyasetinde, Filistin hareketi üzerinde büyük etkinlik kazanıyordu.


Kısacası, Yom Kippur Savaşı’yla kurulan denge, Temmuz ve Ağustos Savaşları’yla dağıtılmıştı.


Harb-ül Ağustos’tan sonra da İran’ı Kafkaslar’dan kuşatmaya yarayan önemli bir üs yok olmuştu. Koyu İsrailci Bush yönetiminin devrilmesinden az öncedir.


İSRAİL’İN TEK SİYASETİ

İsrail bu gelişmeler karşısında çıkış yolunu daha da sertleşmekte aramak durumundaydı. Herhalde daha da meydan okur hale gelmesi yapısaldır; çünkü İsrail bir ulus devletten çok, din güdümlü savaşla imparatorluğa büyümek zorunda olan bir Yeni Osmanlı beyliğine benzemektedir; yerinde sayması, küçülmesiyle eşdeğerdir.


Nitekim, 2008-2009 kışındaki Gazze saldırısı, hemen ardından Şubat 2009 seçimlerinden sonra oluşan radikal sağ iktidar, özellikle Dışişleri Bakanlığı’na Avigdor Liebermann adında radikal bir revizyonist siyonistin oturması, İsrail’in sertleşme siyasasına daha da yaslanacağını haber veriyordu.


TRUVA ATI’NIN İÇİNDEN ÇIKAN ERDOĞAN

İsrail sertleşirken, ABD’de yeni Obama yönetimi ılımlı işaretler veriyordu. Obama yönetimi, bu arada kamu kanaati, Neo-konservatif iktidarı döneminde İsrail’e ölçüsüz bağlılığın ABD’ye verdiği zarardan tedirginlik duyuyordu. Obama, ilginç bir hamleyle, J-street adında yeni bir yahudi lobisi oluşturarak, İsrail yanlısı yahudileri, bu arada İsrail’i bir ölçüde dizginlemeye girişti. Belli ölçüde başarılı da oldu.


Türkiye’de Tayyip Erdoğan’ın “van minüt” gösterisi tam da bu dönemde ortaya çıkmıştır. Belli ki, danışmanlarının aklına ABD ile İsrail arasındaki bu boşluğa oynamak gibi pek kârlı bir fikir gelmişti. Hem ABD’nin İsrail’e mesafeli siyasasıyla uyum sağlayacak hem de ABD güvencesiyle girdikleri bu serüvende iç kamu kanaatini kazanacaklardı. AKP kadroları, her cahil gibi, gördüklerini mutlaklaştırmaktan, ABD ile İsrail arasında varolan gerilimi kalıcı sanmaktan kurtulamadılar.


Oysa, “Yeni Osmanlıcı doktriner” rolü için makyajlanıp Dışişleri Bakanlığı’na oturtulan Ahmet Davutoğlu adlı İslamcı kadro, “ABD’yle tam mutabakat içindeyiz” dediğinde ABD’nin AKP yönetiminden beklentileri oldukça farklıydı.


İsrail’in Filistin’de Araplar aleyhine daha sert bastırmaya başladığı, bu baskıya doğrudan ortak olmak durumunda kalan Mısır ve Suudi yönetimlerinin kendi toplumlarına daha da yabancılaştığı bir dönemde; ABD, Türkiye’den, yeni hamiler olan İran ile Suriye’nin arasına katılmasını bekliyordu.


Başka deyişle, Türkiye Araplar’a yakınlaşırken Batı siyasetinden kopmuyor, tam tersine, İsrail’in kuruluşundan beri bölge ülkeleri arasında oynadığı “Truva Atı” rolünü yeni konjonktürde ve yeni bir biçimde icra etmeye girişiyordu. Bu, ABD açısından “masanın öbür tarafını” denetim altında tutmanın bir başka yoluydu.


Peki bu yeni yolla İsrail bir müttefik kaybetmiş olmuyor muydu? İsrail için hiç önemi yoktur. Birincisi, İsrail’in yeni revizyonist Dışişleri, Türkiye yerine Türkistan’ı, özellikle –AKP’nin yüzüstü bıraktığı– Azerbaycan ile Özbekistan’ı gündemine alıyordu. Buna bir ölçüde Ermenistan da dahildir ve İsrail, Rusya’yla birlikte Azeri-Ermeni çatışmasının çözümünü de zorlamaktadır. İkincisi, İsrail basınında filo saldırısından sonra çıkan ve basınımıza da yansıyan yorumlarda görüldüğü gibi, İsrail bu krizde bile Türkiye’nin kendisinden kopamayacak siyasal ve ekonomik bağları olduğuna emindir ve bunda yanılmamıştır.


Üçüncüsü, Türkiye’nin karşı tarafta olması, kendi yeni ve sert Filistin siyasasına, eski Mısır ve Suudi Arabistan misali bir karşı ağırlıkla, orantılı güç görüntüsü kazandırması için elzemdir.


Özetle, Tayyip Erdoğan ile Ahmet Davutoğlu, yeni barış komisyoncuları, yeni Hüsnü Mübarek’ler olmak üzere yola çıkmışlardı. Ama Mübarek bir denge adamıydı; denge ise “hassasiyet” meselesidir ve herhalde bu da AKP gibi kadroları ya İmam Hatipli ya kurnaz tüccar olarak eğitilmiş bir yönetime en uzak özelliktir. AKP, tıpkı gönderdiği yardım filosu gibi, barış naralarıyla cihat açıyordu.


Haziran 2010 itibariyle, AKP en son BM’de İran lehine oy kullanarak, ABD-İsrail’in gözünde kantarın topuzunu kaçırmış bulunuyor; artık İsrail de Amerika da, önce açılımları yüzüne gözüne bulaştırmış, sonra tüm diplomasiyi alt üst etmiş, rolüne kendini fazla kaptırmış böyle bir partinin varlığından rahatsızdır.


Sekiz yurttaşının İsrail’ce öldürülmesini izleyip İsrail’e hiçbir ciddi yaptırım uygulayamayan Tayyip Erdoğan’ın, bundan sonra iç ve dış siyasette ağır ve ölçüsüz söylemlerini artıracağı öngörülebilir; Hüsnü Mübarek olmayı beceremeyip gidişine bir “Nasır” görüntüsü vermesinin tek yolu bu sert, ama içi boş sözcüklerdir.




Barış Zeren / Odatv.com / 19.6.2010

0 yorum:

Yorum Gönder

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Hostgator Discount Code