8 Nisan 2010 Perşembe

Çok Partili Demokratik Düzene Geçişin Hikâyesi - 1

Çağdaş bir demokrasi ülkemizde büyük tereddütlerden sonra ve çok zor şartlar altında ve Türk Ordusu tarafından kurulmuştur. Atatürk’ün çok istediği çok partili demokratik düzen; 1924 yılı Kasım ayında kurulan ve 1925 Haziran ayında kapatılan “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” ve Temmuz 1930’da kurulup aynı yılın Aralık ayında kendini fesheden “Serbest Cumhuriyet Fırkası” denemelerinden sonra bir daha gündeme getirilmedi. Her iki denemenin başarısız olmasının en önemli nedeni, İrtica tehdidi ve yapılan İnkılâpların “Şeyh Sait” ve “Menemen” isyanları gibi gerici ayaklandırmalara karşı korunma mecburiyetiydi.


Atatürk’ün ölümünden hemen sonra başlayan 2. Dünya Savaşı ve ülkenin içinde bulunduğu zor şartlar, Türkiye’de çoğunlukçu demokratik düzene geçiş çalışmalarının ertelenmesinin nedeni oldu. Savaşın son yıllarında bütün dünyada yeniden alevlenen özgürlükler ve çoğunlukçu demokrasi anlayışı Türkiye ve Türk liderlerini de etkiledi. Bu konuda özellikle Devlet Başkanı İsmet İnönü’nün tutum ve davranışları sonucu etkileyen en önemli faktör olmuştur. Çok partili siyasi düzene geçişin hikâyesi oldukça ilginçtir. Biz bu yazı dizisi içinde sizlere bu ilginç hikâyeyi belgelere dayanarak anlatmaya çalışacağız.


Savaşın sonuna doğru Türkiye’nin politikası iyice belirginleşmiş ve Türkiye Batılılar tarafına kaymıştı. 1944’te Mihver devletleriyle ilişkiler kesildi ve yeniden düzenlenecek Birleşmiş Milletlere üye olabilmek için 23 Şubat 1945’de Almanya’ya savaş ilan edilerek bir gün sonra (25 Şubat 1945’de) Birleşmiş Milletler Beyannamesi imzalandı. Savaş sonunda Türkiye, askeri, sosyal, siyasi ve en önemlisi de ekonomik menfaatlerinin Batı Dünyasında olduğunu anlamıştı. Bu nedenle milli menfaatlerini geliştirmenin en iyi yolu, Batı Dünyasına daha fazla yaklaşmaktı. İtalya ve Almanya gibi ülkelerdeki tek parti idarelerinin ortadan kalkması, Birleşmiş Milletlere giriş ve batıya daha fazla yaklaşma Türkiye’de tek parti rejiminin temellerini sarstı. (1)


Birleşmiş Milletler Anayasasını kabul etmekle Türkiye bu anayasasının demokratik prensiplerine uygun, daha hür bir rejime geçmeyi taahhüt etmiş oluyordu. San Francisco’da, 25 Nisan–25 Haziran 1945 tarihleri arasında, daha önce Yalta Konferansında kararlaştırılan esaslar dahilinde Birleşmiş Milletler Anayasasının hazırlanması için yapılan konferansa katılan Türk delegesi, Reuters Ajansı muhabirine Türkiye’de Cumhuriyet rejiminin siyasi bakımdan kesinlikle modern demokrasi yolunda ilerlediğini, Türk Anayasasının en ileri ülkelerin anayasaları ile kıyaslanabileceğini, hatta bazılarından üstün bile olduğunu belirtiyor ve harpten sonra Türkiye’de her türlü demokratik cereyanların gelişmesine müsaade edileceğini söylüyordu. (2)


Bu mesajdan anlaşılacağı gibi, Türkiye batıya, “biz batılılaşma yolundayız ve demokratik yaşama geçişte ileri hamleler yapmak istiyoruz” derken, hür-liberal batılı ülkelerin merkez olarak oluşturulacak yenidünyada kenarda kalmak istemediğini de ortaya koyuyordu. Bunun en büyük nedeni CHP liderlerinin Demokrasi arzusundan çok ülkenin karşı karşıya olduğu siyasi gelişmeler ve yeni Süper Güç Sovyetler Birliğinden gelen tehdit’ti.


1945 yılı 23 Şubatta Türkiye’nin Almanya’ya savaş ilan ettiğini ve bunun Birleşmiş Milletlere katılma şartlarından biri olduğunu biliyoruz. Bu olaydan iki hafta kadar önce 4–11 Şubat 1945 tarihleri arasında Kırım’ın Yalta şehrinde Müttefikler arasında bir toplantı yapılmıştı. Bu ünlü toplantıda Boğazlar konusunda “statünün Sovyet Rusya lehine değiştirilmesine, bu meselenin Dışişleri Bakanları tarafından ele alınmasına, bu durumdan Türkiye’nin de haberdar edilmesine” karar verildi. (3) Bu konferansın hemen ardından Sovyetler 19 Mart 1945’te, 1925 tarihli Türk-Sovyet tarafsızlık ve saldırmazlık pakt’ını feshettiler ve Türkiye’ye bir nota verdiler. Bu notada; “özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkan esaslı değişmeler sebebiyle, bu antlaşma artık yeni şartlara uymamakta ve ciddi değişikliklere ihtiyaç göstermektedir” deniliyordu. (4) Unutmamak gerekir ki feshedilen antlaşma bir "ittifak" veya "işbirliği" antlaşmasını değil, "saldırmazlık" antlaşması idi ve Sovyetler gelecek amaçları için, uluslararası yasal bir sorumluluktan kendilerini sıyırmak istiyorlardı.


Savaşın sonlarına doğru Türkiye'nin sivil-asker yöneticileri bütün dikkatlerini Sovyetler-Alman muharebeleri üzerinde yoğunlaştırmışlardı. 1944 yazında Almanya'nın askeri durumu iyice kötüye gitmeye başlayınca, Türkiye müttefikler ile ilişkilerini düzeltmek için 2 Ağustos 1944'te Almanya ile diplomatik münasebetlerini kesti. Ancak Sovyetlerin Türkiye'yi savaşa sokma arzusu gerçekleşmemiş ve bu ülke ile ilişkiler soğumaya başlamıştı. Sovyetlerin Doğu Avrupa'da gittikçe tek hâkim güç haline gelmeleri, Türkiye'yi fazlasıyla ürkütüyordu. Bu nedenle 1944 sonbaharında İngilizler Yunanistan’a asker çıkarmaya başladıkları vakit, Türkiye bundan memnunluk duymuş ve Balkanlarda Yunanistan'la yeniden işbirliği sağlamak için, 12 ada üzerinde hiçbir talep ve iddiası olmadığını Yunan Hükümetine bildirmişti. (5)


1945 yılı 7 Haziranında Sovyetler Türk Hükümetine bir nota vererek korkulan talihsiz hamleyi yaptı. Türk Hükümetinin 4 Nisan'da antlaşmanın yenilenmesi için yapılacak teklifleri hüsnüniyetle tetkike hazır olduğunu belirten yumuşak notasına verilen bu cevapta Sovyetler bu ittifakın şartı olarak Kars ve Ardahan bölgelerinin Rusya'ya terki ile Boğazlarda Sovyetlere üs verilmesini ileri sürdüler. Molotov notayı veren Türk Büyükelçisine, "Bu toprakları size 1921'de terk ettiğimiz zaman Sovyetler Birliği zayıftı" demiştir. (6)


Boğazlar meselesi aynı yıl 17 Temmuz–2 Ağustos tarihleri arasında Berlin yakınlarında Potsdam'da yapılan Konferansta da ortaya atıldı. Konferansın ilk günlerinden itibaren Sovyetler İtalyan sömürgelerinden biri vasıtasıyla Akdeniz’e yerleşmek ve boğazları kontrol etmek istediklerini belli ettiler. Bunun üzerine Churchill, Sovyet isteklerinin, Bulgaristan'a Sovyet kıtalarının yığılmasının ve Sovyet basınının Türkiye'ye karşı hücumlarının bu ülkede büyük bir korku ve endişeye sebebiyet verdiğini, Rusya'nın boğazlar meselesini Türkiye ile baş başa kalarak çözümlemeye çalışmasını tasvip etmediğini belirtti. Molotov cevabında, Türkiye'nin kendisinin Rusya ile ittifak için teşebbüse geçtiğini, Rusya'nın da şart olarak sınırların tashihini yani Kars ve Ardahan'ın Ruslara verilmesini ileri sürdüğünü, çünkü bu iki bölgenin 1921 Moskova Antlaşmasıyla Rusya'dan koparılıp alınmış olduğunu söyledi. Boğazlarda üs meselesine gelince, Molotov, bunda bir gariplik olmadığını, zira Türkiye ile Çarlık Rusyası ile 1805 ve 1833'de aynı nitelikte antlaşmalar imzalandığını ifade etti. Churchill de buna cevap olarak "İngiltere'nin Türkiye'yi bu Sovyet isteklerini kabule zorlamayacağını" belirtti. (7)


Konferansta Rusların isteği kabul edilmedi. Amerika ve İngiltere, Ruslar için ancak Boğazlardan tam geçiş serbestîsine sahip olmasına taraftardılar. Mesele hakkında karar alınmayıp, her devletin kendi görüşünü Türkiye'ye bildirmesine karar verildi. (8)


Sovyetlerin hala Çarlık Rusyası’nın hayalinin peşinde koşmaları Türkiye’de büyük bir infiale sebebiyet verdi. İstanbul'da yayınlanan bazı solcu yayınlardan da rahatsız olan üniversite gençliği, 4 Aralık 1945 günü Yeni Dünya, Tan ve Fransızca olan La Turquie gazetelerinin idarehaneleriyle, Beyoğlu’nda bir Sovyet vatandaşına ait bulunan Berrak Kitapevi'ni tahrip etti. 20 Aralık'ta İstanbul Milletvekili Kazım Karabekir, Meclis'te yaptığı konuşmada "Boğazlar milletimizin hakikaten boğazıdır. Oraya el saldırtmayız. Fakat şu da bilinmelidir ki, Kars yaylası da Milli belkemiğimizdir. Kırdırırsak yine mahvoluruz." sözleriyle genel duyguları dile getirmişti. Bir gün sonra da başlıca Moskova gazeteleri bir Gürcü profesörün mektubunu yayınlamıştı. Bu mektuba göre, Giresun, Gümüşhane ve Bayburt'a kadar olan Doğu Anadolu, Gürcistan topraklarından olması nedeniyle bu bölgenin Gürcistan Cumhuriyetine iadesi gerekiyordu. (9)


Türk-Sovyet ilişkileri bu atmosferde gittikçe gerginleşerek devam etti ve Sovyetler Boğazlar hakkındaki ortak yönetim isteklerini 7 Ağustos 1946'da Türk Hükümetine verdikleri bir nota ile açıkladılar. (10) Bu tarih Sovyet Komünist İmparatorluğunun en güçlü olduğu dönemdi. Çünkü savaşın sonuna doğru Sovyetler hem Avrupa, hem de Asya'da büyük bir faaliyete girişmiş, yayılma amaçlarını büyük ölçüde gerçekleştirmek imkânı bulabilmişlerdi. Doğu Avrupa'da Alman işgalinden kurtardıkları Polonya, Çekoslavakya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan ve Doğu Almanya'da komünist rejimlerin kurulmasına hız verilirken Asya'da Mançurya ve Kore'nin kuzeyini ele geçirmiş, Çin'de komünistlere büyük destek vermeye başlamışlardı.


Sovyetler ve Komünizmin Orta Doğu ve Kuzey Afrika ve dolayısıyla bütün Afrika'yı ele geçirmesi için geçmeleri lazım gelen ana yol Türkiye ve İran üzerinden geçmekteydi. 1945-46'larda Anadolu'nun doğu kesiminin stratejik önemi henüz anlaşılamamıştı, ama gerek Sovyetler gerekse yeni süper güç ABD bu gerçeği göreceklerdi. Ancak o tarihte ABD Türkiye'nin öneminin henüz farkında değildir. Sovyetlerin İran üzerinden yayılma arzuları İngiltere ve Amerika tarafından petrol menfaatleri nedeni ile engelleniyorsa da, Doğu Anadolu'yu her an koparmaya çalışabilirlerdi. Suriye ve Irak gibi Arap ülkeleri ile yapılacak doğrudan bir temas bütün Orta Doğu ve Kuzey Afrika'nın komünizm açısından kazanılmasına imkân hazırlayabilirdi.


Bu nedenle denilebilir ki Türkiye bütün Cihan harbi süresince ve sonrasında büyük bir baskı altında idi ve ateşler arasında adeta bir Sırat Köprüsünden geçmeye çalışıyordu. Siyasi ve askeri alanda yapacağı en ufak bir hata, milyonlarca Türk insanının ve 100.000’lerce km² Türk toprağının bir daha dönmemek üzere elden çıkmasına sebebiyet verebilirdi. Yönetim, sağlam, inançlı, akılcı ve tecrübeli insanların elinde olmalıydı. Bununla birlikte daha çağdaş, daha batı yanlısı, insan hak ve özgürlüklerine daha fazla değer veren demokratik bir sisteme doğru hızla ilerlemek gerekiyordu. Böylece ilk muhalefet partisinin CHP’nin bünyesinden kopması ile yeni bir düzene geçilme hareketi başlatıldı.


Muhalefet önce Halk Partisi içinde 14–18 Mayıs 1945 günleri arasındaki “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu”nun Mecliste görüşülmesi sırasında ortaya çıktı. Sonradan DP’nin lider kadrosunu oluşturacak olan milletvekillerinden İçel Milletvekili Refik Koraltan, Eskişehir Milletvekili Emin Sazak,(11) İzmir Milletvekili Halil Menteş, Seyhan Milletvekili Ali Münir Yeğenağa ve Aydın Milletvekili Adnan Menderes tasarının aleyhinde sert konuşmalar yaptılar. Menderes sözlerini bağlarken “Bu tasarı ile kurulmak istenen ocaklar geri bir zihniyete dayanmaktadır. Bunlar Nasyonal Sosyalist Rejimin toprak iskân kanunundan hemen hemen aynen alınmıştır” diyordu. (12) Böylece CHP bünyesinde ilk muhalefet başladığı gibi, Adnan Menderes’te Parlamento hayatında, ilk aktif mücadele adımını atmış oldu. (13)


Muhalefet ikinci büyük çıkışını bir hafta kadar sonra bütçe görüşmeleri sırasında yaptı. 29 Mayıs 1945 günü yapılan oylamaya 373 milletvekili katıldı. 366’sı kabul ve 7 red oyu verildi. Ret oyu verenler Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan, Fuat Köprülü, Emin Sazak, Hikmet Bayur ve Recep Peker’di. Recep Peker, hükümette esaslı değişiklikler yapılmasını istediği için aleyhte oy verdiğini açıkladı. (14) Diğerleri yavaş yavaş partiden kopuyordu.


DİPNOTLAR:
(1) Kemal Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, s.125-126 ( İstanbul Matbaası-1967)
(2) K. Karpat, a.g.e.s.126
(3) Fahir Armaoğlu, 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi, 1914-1980, s.402 (T. İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara-1985)
(4) Aynı eser, s.415
(5) George Kirk, The Middle East in the War, s.463 (Survey of International Affairs, 1939-196, London, Oxford, Un, Press-1954); F. Armaoğlu, a.g.e.,s.414
(6) Aynı eser, s.415
(7) Aynı eser, s.415-416; Siyasi Gelişmeler için bknz. Osman Öndeş, 2. Dünya Savaşı, s.771-779 (Altın Yayınevi-1974)
(8) Aynı eser, s.405
(9) Aynı eser, s.427
(10) Taner Timur, Türkiye’de Çok Partili Hayata Geçiş, s.39-50 (İletişim Yayınları, İstanbul-1991)
Emin Sazak’ın konuşması ilginçtir. “Bu tasarı ile Türk ruhuna uymayan ocaklar kuruluyor. Belki toprak sahibi olduğum için böyle düşündüğüm sanılabilir ama eğer bunun memlekete yararı olacağı kanısında bulunsa idim, memleketin selameti için canını veren arkadaşlarım gibi, ben de malımı vermekten çekinmezdim. Padişahı devirdik, Halifeyi kovduk, Şapkayı giydik, Latin harflerini kabullendik. Tekkeleri kapattık, bazı gerçeklerleVarlık Dergisini bile kabul ettik. Fakat bunu kabul edemiyorum (Bknz. Mahmut Goloğlu, Demokrasiye Geçiş 1946-1950, s.27, Kaynak yayınları, İstanbul-1982)
(11) M. Goloğlu, a.g.e., s.30-31
(12) Ş.S. Aydemir, Menderes’in Dramı, s.127 (Remzi Kitapevi, İstanbul-1969)
(13) M. Goloğlu, a.g.e., s.33; Feroz ve Bedia Turgay Ahmad, Türkiye’de Çok Partili Politika’nın Açıklamalı Kronolojisi, (14) 1945-1971, s.13 (Bilgi Yayınevi, Ankara-1976)




http://www.turksam.org/tr/a1918.html

0 yorum:

Yorum Gönder

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Hostgator Discount Code