13 Mart 2010 Cumartesi

Kaybolan MGK belgesi ve kaybolan Türk Dünyası (2)

Milli Güvenlik Kurulu (MGK) belgesinde Türkiye-Rusya-ABD ilişkileri üzerine analizler de yapılmış. Belgede Türkiye-Rusya-ABD ilişkilerine dair şu satırlar var:


"Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra tarihin en sıkıntılı dönemlerinden birini yaşayan Rusya, devlet başkanı düzeyinde Türkiye’ye ‘Bizden ayrılan Güney Cumhuriyetler´le ilişkilerde Türkiye’yi rakip olarak değil, partner olarak görüyoruz’ demiştir. Rusya, asla hafife alınmamalı, bölgenin en büyük gücü olarak görülmelidir. Ancak Rusya, Türkiye’nin bu bölgede ABD adına hareket ettiği kaygısını taşımaktadır. Bu giderilmelidir."


Bununla birlikte ABD’nin Türkiye’yi bölgedeki varlığından dolayı rahatsızlık duymadığı ve desteklediği, fakat ileriye dönük neler olabileceği hususunda belgede şu bilgiler yer almakta:


"Ancak daha ileri aşamalarda ABD, asıl rakip olarak Türkiye’yi görebilir. Çünkü ABD, tek başına bölgenin enerji kaynaklarının denetimini elinde tutmak istemektedir."


Türkiye, Türkistan ilişkilerinde altı cumhuriyeti içine alacak şekilde düşündüğü ve öncelikli olarak Azerbaycan ve Kazakistan’ın bu ilişkilerde öncelikli yer aldıkları belgede anlatılmaktadır. Şimdi bu satırları ve satır aralarını irdeleyelim.


Türkiye yukarıda da belirttiğimiz gibi mitolojik ve anakronik temelli "Türk kimliği" üzerine oturtulmuş "büyük ağabey" yaftalı "model ülke" siyaseti, İkinci Dünya Paylaşım Savaşı´ndan bu yana yürüttüğü suya sabuna dokunmayan anlayışlı "Yurtta sulh, cihanda sulh" politikasına kurban edilmiştir. Türkiye jeokültürel ve jeotarihi alanda bu siyasetin sonucu olarak önce bir travma yaşamış, ardından da sembiyotik bir ilişkiler yumağına dönmüş siyaset gütmüştür. Türkiye bugüne kadar kendi eliyle oluşturduğu açmazların kurbanı olarak Türkistan bölgesinde ne jeostratejik, ne de jepolitik avantajlarını geleceğin "Türk Jeopolitiği" zeminine getirememiştir. Gel-gitli analizler ve ilişkiler çerçevesinde ne Rusya ile Türkistan’da partner olabilmiş, ne de Türkistan’da ABD adına hareket etmediğini gösterebilmiştir. Türkiye mitolojik "Türk kimliği" temelli politikasının toptan ret, yahut toptan kabul üzerine şekillenmesi sembiyotik ilişkiler ve üretilen stratejilerde açmazlar oluşturduğu kadar, "birbirini anlayamama ve anlatamama" açmazına sürüklenmiştir. Türkiye´nin her hareketini ölçerek yapmasında "Pantürkizm" bir engel olmuştur. Pantürkizm Türkiye-Türkistan sembiyotik ilişkilerinde bir avantaj olacağı yerde, bir açmaz konumuna gelmiştir. Rusya, ABD ve diğer ülkelerin Türkiye-Türkistan ilişkilerinde "Pantürkizmi" bir koz olarak kullanmaları ilişkilerin boyutunu daraltmıştır. Aslında, Pantürkizm Türkiye-Türkistan ilişkilerinda bir açmaz değil, bir açılım idi. Pantürkizm Türkiye ve Türkistan’ın "Türk jeopolitiğini" oluşturmasında mükemmel bir "hinterland" idi. Fakat Türkiye’nin ve Türkistan’ın karşılıklı ilişkilerde çekinceli ve anlatamama ve anlamamaya dayalı siyaseti sonucu "Pantürkizm" Rusya ve ABD’nin elinde yayılmacı siyasetlerinin bir kozu konumuna döndü. Rusya bunu "yakın çevre" politikası ile dönüştürürken, ABD ise Türkiye’nin Türkistan’a açılımında aslında Soğuk Savaş dönemindeki Türkiye’ye biçilen rolün biraz değiştirilmiş şekli olan "mihver ülke" merkezli "model ülke" söylemine eklemlenmesi için çalışmış ve bunda başarılı olarak Türkiye aracılığı ile siyaset yürütmüştür.

Türkiye’nin Türkistan siyasetinde dolaylı ve dolaysız desteklediği cemaatler, tarikatlar, bazı çıkar grupları, şehla gözlü Pantürkistler ve kadeh Türkçüleri yeni bir "neo ceditçi" ve "neo kadimci" gettolar oluşturmuştur. Bu gettolar ilişkilerde, jeokültürel ve jeotarihi alanlarda açmazlar oluşturmuşlar, tarihin dönüm noktalarında kırılmalar meydana getirmişlerdir. Her gerçek her yerde söylenmez sözüne istinaden, konuyu da dağıtmamak için burada bu gruplar üzerinde fazla durmayacağız.


Türkiye, Sovyetler dağıldıktan sonra "model ülke" söylemi çerçevesinde "büyük ağabey" rolünü sloganlara teslim ederek Türkistan’daki etki alanını ABD ve Rusya’ya teslim etmiştir. Önce Amerika "Siz büyük ağabeysiniz, model ülkesiniz" dedi. Ardından da "Siz bu politika ile hata ettiniz, Türk Cumhuriyetleri yeni bağımsız oldular. Onlar için öncelik bağımsızlıklarını sağlamlaştırmaktır" dedi ve Türkiye bu sefer buna uydu. Burada uzun uzun birçok misal vermek mümkündür. Fakat biz konuyu uzatmayacağız ve yine bazı sorularla konuyu bağlayacağız.


Sovyetler Birliği dağılırken Rusya, Türk Cumhuriyetleri ile 160 gizli anlaşma imzalarken ve Sovyetler Birliği dağılma sürecine girdiğinde Amerika’nın Dışişleri Bakanlığı temsilcileri Moskova ve Almatı arasında mekik dokuyarak devlet yöneticileri ile görüşürken, Türkiye’nin temsilcileri ne yapıyordu? Herhalde ya hazırlıksız yakalanmayı bekliyordu, ya da MGK’dan çıkacak Milli Siyaset Belgesi´ni. Madem Türkiye, Türk Cumhuriyetleri ve Rusya ile ilişkilerde ABD adına hareket etmediğini gösterecekti, niçin Graham E. Fuller, Ian O. Lesser, Paul Henze’nin Türkiye-Türkistan ve Rusya ilişkileri üzerine yazdıkları stratejik öngörülere/kehanetlere eklemlenerek o öngörüler üzerinden siyaset, strateji üretiliyordu? Niçin Türkiye’de Türkistan üzerine medyada ve basında çıkan birçok abartılı yalan ve efsanevi haberlere izin verildi ve hâlâ verilmekte? Aynı şeyin Türkiye hakkında Türk Cumhuriyetleri’nin basınında ve medyasında çıkan haberler için de geçerli olduğunu belirtelim. Niçin Kırgızistan’daki "Kadife Devrim" esnasında Türk medyasında ve basınında çıkan yanlı, abartılı, içleri boşaltılmış yalan haberlere izin verildi? Niçin Rusya ve diğer ülkeler Gürcistan’daki, Ukrayna’daki ve Kırgızistan’daki "Kadife Devrim´leri insani amaçlı yardımlar ile çözmeye ve analiz etmeye çalışırken" Türkiye, özellikle Kırgızistan’daki olaylara yine sadece iç işleri meselesi olarak baktı? Acaba Rusya ve ABD için, yeni hayat alanları için Türkiye "Model Ülke" tavrını mı koruyordu? Niçin 2005 yılında Tengiz’de çıkan olaylar Türk medyasında ve basınında yer almadı da 2006 yılındaki olaylar haftalarca basında ve medyada sakız gibi çiğnendi? Acaba ABD ve Rusya’ya bazı ihaleleri bırakıp Türkiye yine "Model Ülke" konumunda "taşeron ortaklık" alarak % 1-10 arası bir jeostratejik/jeopolotik/jeokültürel hinterlant mı elde edecekti?


Buradan hareketle, Türkiye 1991’den bu yana jeokültürel ve jeotarihi alanında kan kaybetmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin Milli Belgesi yine "kırtasiye zihniyetli" bürokratlar ve bürokrasinin dişlileri arasında "sırra kadem basmıştır". Yeri gelmişken belirtelim, belgedeki Türk Cumhuriyetleri, Rusya ve ABD ile ilgili analizlerin, yine malum masabaşı Batılı "grupların stratejik kehanetleri" ile örtüşmesi ayrı bir ilginçliktir. Soğuk Savaş zihniyetli ideolojik at gözlükleri ile caka satan Sovyetologlar, Türkiye’nin jeokültürel/tarihi alanında "şehla gözlü neo-ceditçilere" ve "sulu gözlü neo-kadimcilere" hayat alanları sağlamaktan başka bir şey yapmayarak devletimizin en önemli belgesini "ihmalkârlık" adı altında "ihanetin" kucağına atmışlardır...






Hüseyin Bilgiç / AYGAZETE / 22.09.2007

0 yorum:

Yorum Gönder

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Hostgator Discount Code