30 Mart 2010 Salı

CIA’den DEĞİŞİM SOSLU LİDER TARİFLERİ – II

“Christ” ve “Anti-Christ”…


 Bush ve çevresindeki kuş beyinlilerin (şahinler ve güvercinler) doktrine edildikleri şeriatçı anlayışın sıkça kullandığı bir terminolojiden iki kesit size…İsa ve Deccal…

Kendini mesih zannedenler ve bu iddiaya inanan kuş beyinler için “Anti-Christ” olmazsa olmaz şarttır…azgelişmiş bir beyini “terörize” etmeden nasıl “terörden” kurtarabilir ve bu arada iliklerine kadar kontrol edebilirsiniz ki…

“Anti-Christ”; kendini “Christ” zanneden veya “Christ”‘in yeniden dünyaya dönmesi için “seçilmiş” zanneden kuş beyinlilerin anti-kahramanıdır ve sürekli şekil değiştirir. Kimi zaman komunizm olur, kimi zaman şeriat, kimi zaman Saddam, kimi zaman Bin Ladin. Şekli değişen ama özü ile tek amacı “Christ”‘i meşrulaştırmak olan bir “anti-kahramandır” Anti-Christ.

Keza edebiyat alanında; her dramanın, bir “protagonist” ve onun mücadele ettiği bir “antigonist”‘i olduğunu okursunuz. Protagonist varlığını antigonist’le savaşarak oluşturken; “okuyucu” bu çatışmayı izleyerek vakit geçirir.

Bir önceki yazıda; Sarıgül vakasının, Türkiye’de son dönemde yaşanan “lider yaratma” vakalarının son zinciri olduğunu belirtmiştim. .

Cem Boyner; Kemal Derviş ve Tayyip Erdoğan’la süregelen bu zincirde; Mustafa Sarıgül’ün yaratılma senaryosunu diğerleri ile yanyana koyduğumuzda; yabancı dinamiklerin Türkiye’de lider yaratma konusunda hayli tecrübe kazandığının ortaya çıktığından sözetmiştik.

Bu süreçlerin karşılaştırmalı analizinin Türkiye’de lider yaratma konusunda sekiz ana safha olduğunu (Tespit, Tanıştırma, Karizmatizasyon, Anadoluzizasyon, Mağdurizasyon, Kitleleşme, Çatılaşma, İktidar) ortaya koyduktan sonra yazıyı şu tespitle bitirmiştik :
Her kahramanın bir anti kahramana ihtiyacı vardır. Türkiye gibi bir ortamda yabancı istihbarat örgütleri bu anti kahramanı yaratmakta hiç zorlanmazlar….

Bu bağlamda; Tayyip Erdoğan’ın anti-kahramanı TSK; Kemal Derviş’in anti-kahramanı ekonomik kriz ve “devletçi” bürokrasi, Sarıgül’ün anti-kahramanı ise antipati toplama konusunda özel bir yeteneğe sahip olduğunu her seferde kanıtlamayı beceren Deniz Baykal’dır.

Kahraman / Anti-Kahraman madalyonu bir toplumun boynuna asılmaya görsün…

Ondan sonra bakarsınız; kimileri “kahraman”‘a , kimileri ise “anti-kahraman”‘a hizmet eden boş tartışma ve mücadelelerin içinde zaman, para, emek ve can harcarken; kimse bu madalyonu boynumuza kim astı diye sormaya fırsat bulamaz.

Türkiye’yi istihbarat ve psikolojik harp laboratuvarına çeviren oğlanların deneme yanılma yöntemini, ülkemizin geleceği ve bugünü ile oynarak geldikleri noktayı; bu oğlanları zamanı geldiğinde geri postalamak için iyi etüd etmeliyiz.

Bu etüdü önümüzdeki lider yaratma senaryoları üzerinden ve geçen yazıda ortaya koyduğumuz lider yaratma safhaları üzerinden derinleştirelim isterseniz.

Cem Boyner örneğini ele alalım…

Tanıştırma aşamasında; toplumun hafızasına, sempatik, başarılı ve Türk toplumunun alışık olduğu kalantor işadamı tiplemesinden uzak sempatik bir yüzle vitrine konulan Cem Boyner’in duruşu ve konuşması ile ek bir karizma çalışmasına da pek ihtiyacı yoktu.

Sorun; “Anadoluzizasyon” olarak adlandırdığımız; yani “lider adayını” , Türk toplumunun ağırlık merkezini temsil eden ve şehirde yaşasa bile bırakmadığı “taşralı” , “Anadolu” duruşuna uyumlu hale getirme aşamasında yaşandı. Boyner; İstanbul’un varoşlarından, Elazığ’ın köyüne kadar bir çok kişi için “şehirli çocuk”tu.


Hele “modernlik” ve “çağdaşlık” adına yanına oturtulan karısı; operasyonu yürütenlerin ne kadar acemi olduğunun göstergesi idi. Bu resim; Moskova’da Yeltsin’e rakip çıkarmak için işe yarayabilirdi ama Tokat’ın köyünden, İstanbul’un varoşuna kadar geniş bir alanda; Boyner’i seçmenin gözünde “bizden biri” sıfatından uzaklaştırarak; seçmen kitlesini birden “şehirli burjuva” oyları ile sınırlı kıldı.

Eğer Boyner; toplum nezdinde “kurtarıcı” olarak lanse edilebilseydi; bu resimde gözardı edilebilir ve artık sadece midesi ile düşünme noktasına gelen seçmen, taşralı veya değil Boyner’i satın alabilirdi.

Fakat Boyner; “kurtarıcı” değil, “aykırı” sıfatı ile özdeşleştiği için; seçmen kitleleri için olsa olsa “seyredilecek” ama “oy verilmeyecek” lider koltuğunda buluverdi kendini.

Türkiye’de liderliğe soyundurulan tecrübesizlerin; karşılarında buldukları kalabalığı sandıktaki oy zannetme saflığından kurtulamamaları bu ülkede Boyner’den sonra bir başka ismi daha kamuoyu önünde rezil edecekti.

İsmail Cem de; aynen Boyner gibi, “çağdaş” ve “aykırı” idi ve bu yüzden ilgi çekti ama çektiği ilginin onda biri kadar oy alamadı. Çünkü o seçmenin gözünde “bizden biri” değildi ve onu bırakın; “kurtarıcı” imajı ile özdeşleşmemişti.

Kısacası ne Boyner, ne Cem ‘, “mağdurize edilemedikleri” için sevimli ve aykırı kahramanlar olarak kaldılar.

Televizyonda her türlü “modernlik” görüntüsünü seyrederek satın alan ama kendi hayatını muhafazakar kalıplarda belirleyen kitlenin “seyretme” ile “oy verme” psikolojisi çok daha iyi etüd edilmeliydi.

Kemal Derviş örneğine geldiğimizde;


lider yaratıcıların bazı dersleri aldığını görebiliriz.

Kemal Derviş; ilk günden itibaren; paketlenmiş bir karizma ve en önemlisi “kurtarıcı” imajı ile topluma sunuldu.

Havaalanına indiği andan itibaren; ekonomik krizle kıvranan milletin her hücresine “kurtarıcınız geldi” melodisi çalınmaya başlandı.

Kemal Derviş’in Hilton otelinde kalırken; “şortu” ile sabah koşusu yapan hali ne kadar onu “bizden biri” imajından uzaklaştırsa da; koşu sonrasında özenle kurgulanmış bir sahne ile sanki önceden ayarlanmamış gibi “taksicilerle çay içip, sohbet etmesi” onu “bizden biri” kategorisine sokmak için yetersiz ama iyiniyetli bir çabaydı. Bu çaba; Derviş’i, uyguladığı politikalarla altlarından bir donunu almadığı üreticiler ve esnafla yanyana gösteren sahnelerle sürdürülmeye çalıştı ama Derviş her birinde çok fazla sırıtıyordu.

Boyner vakasında; liderin yanına eşini ismi ile oturtanlar; bu sefer Derviş’in yanına oturan yahudi ABD’li Cathrine’i, topluma “Catherine YENGE” olarak yutturdular.

Fakat nihai tespitte; Derviş; aç ve işsiz kalmadığı sürece, semasında İngiliz bayrağı dalgalansa umursamayacak bir kitleye “kurtarıcı” olarak başarı ile lanse edildi.

Derviş’in “Mağdurizasyon”‘u da; onu ajanlıkla suçlayanlar ve DSP tarafından sağlanacaktı ki; yumuşak ve sinirlenmeyen akademik görüntüsü ile “Erdal İnönü” ile “Adnan Kahveci”‘nin bir karması olarak devam edebileceği siyasi hayatında niyetleri ve bağlantıları ile çok kolay deşifre oldu.

Bu noktadan sonra; ODTÜ’de ona karşı slogan atan öğrencide; ona karşı bayrak açan sendikalarda; “halim salim adama karşı agresiflik yapan” çığırtkanlar değil, milletin hakkını savunan odak konumuna geçtiler.

Cem Boyner örneğinde; “Anadoluzizasyon” aşamasında çuvallayanlar, bu noktada “Mağdurizasyon” kısmında çuvallamışlar ve hizmet ettiği misyonu çok hızlı deşifre eden Derviş’in “liderlik projesi” için yanlış adam olduğunu geç anlamışlardı.

İşte bu noktada; birileri şunun farkına vardı :

Türkiye’de lider adayının “tertemiz” ve “aydınlık” olması değil; “işbitirici” olması gerekir. Bu “işbitirici”lik bazı şüpheli faaliyetleri içerse de; önemli olan seçmenin baktığında “kendisini” bulacağı bir aday yaratmaktır..



* *
“Yolsuzluktan” sürekli şikayet ettiği halde; hayatın kendine ait olan alanında, küçük yolsuzluklarla, kendisini ezen sisteme karşı “mağduriyetini” gideren…

* *
Televizyonda her türlü modern yaşam tarzını seyredip, özenirken; kendi ailesini ve hayatını sürekli muhafazakar kalıplarla şekillendiren…

* *
Kendisi sesini çıkarmazken; kendi adına sisteme şu ya da bu şekilde direnen, kafa tutan “kahramanları” arabeskleştirip, kalbine asan…

* *
Haftaiçi iş hayatında her türlü kul hakkını yiyip; bir tek Cuma namazı ile dini vecibelerini yerine getiren

* *
Teravih namazını “hızlı” kıldırdığı için “Ferrari İmam” dediği imamları tercih eden…

Kısacası; çelişkiyi norm olarak yaşayan bir milletin suretidir Türkiye’de LİDER.

Ve bu lider; Tayyip Erdoğan’ın kişiliğinde “sağda”, Sarıgül’ün kişiliğinde de “solda” sahneye konulmuştur.

Ve bu ikili; 1960′lardan sonra sahneye konan Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit ikilisinin birebir kopyasıdır.

Şu oğlanlar hala annelerinin şablonlarını kullanıyor olmasınlar?

 
Kıvanç Değirmenli –Oyunbozan– 26 Kasim 2004 (7 Aralık 2009 / ilkursun.com)





0 yorum:

Yorum Gönder

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Hostgator Discount Code