14 Eylül 2013 Cumartesi

Erdoğan Neden Abdülhamid Olamaz?

Recep Tayyip Erdoğan'ın,iktidarının son dönemlerinde kendisine bir "padişah" edası vermeye çalışması toplumun gözünden kaçmıyor.
Bakanları "vezirleri" , bürokrasiyi "mabeyini" gibi görmek; bir talimatıyla toplumun şekilleneceğini zannetmek..Öfke, belâgat ve celâdetin etkili bir yönetim tarzı olduğuna inanmak;
işi giderek adına vakfıyeler, ibadethaneler,mâbetler yaptırmaya kadar götürme girişimleri, böyle bir yönelimin açık örnekleri olarak dikkat çekiyor.
Özel hayatında ve yakın çevresi ile ilişkilerinde daha ne tür davranışlar sergilediğini ise bilmiyoruz. Gelen haberler ve kulaktan kulağa yayılan şayialar, iyi- kötü demokrasi görmüş bir toplumu irkiltecek nitelikte.
Böyle bir kişilik eğilimi, heveslisine "padişahlık" efekti kazandırır mı bilemiyoruz. Bildiğimiz, bu tuhaf davranışın şu anda kendisine tapınanlarda korku, tapınmayanlarda ise mizah duygusu yarattığı. İnsan, mizah dergilerine ne kadar sık konu olursa, padişahlık hayalinin o kadar suya düşmesi kaçınılmazdır..
Tayyip Erdoğan'a padişahlık şehveti nasıl zerkedildi?
Tarih okuduğunu ve kendisini oradaki şahsiyetlerle bütünleştirdiğini sanmıyoruz; daha doğrusu tarih filan okumadığını iyi biliyoruz. Ancak belli ki arka planda, Tayyip Bey'in padişahlık düşlerini besleyen,diri tutan etkiler var.
Bu etkilerden birisinin, kendisine vâdedilmiş olan "İslam âlemi liderliği" olduğu tahmin edilebilir. Büyük Ortadoğu Projesi, Tayyip Bey'in zannettiği gibi hakikât olsaydı, Türkiye Cumhuriyeti vilayetlerden ve 'hinterland' dan müteşekkil federe bir Osmanlı mülkü; kendisi de hem bu mülkün hem de İslam aleminin sözüm ona yegâne lideri olacaktı!
Oysa Büyük Ortadoğu Projesi, ortadoğuyu paylaşma planının adıydı, sadece bir araçtı. "İslam alemi liderliği" gibi yaftalar ise bu plana tuzlukla koşanlara verilmiş içi boş rüşvetten başka bir şey değildi.
Tayyip Bey eğer tarih okusaydı, Osmanlı padişahlarının halifelik makamınını düvel-i muazama'nın planları içinde ve desteğiyle değil, aksine düvel-i muazzama'ya rağmen edindiklerini, dahası "düvel-i muazzama"nın bizzat Osmanlı'nın kendisi olduğunu bilirdi.
Halifelik, İmparatorluğun yıkılma döneminde bile II. Abdülhamid tarafından Batılı devletlere karşı güçlü bir koz olarak cansiperâne elde tutuldu. Osmanlı hazinesi tamtakırken, açlık çeken İstanbul halkı boş tencere ve tavalarla Yıldız Sarayı önünde nümayiş yaparken, Arap vilayetlerine yatırım yapmanın sebebi buydu.
Bu tarihi gerçeklerden habersiz olan Erdoğan, şimdi hayallerinin yıkılmasının öfkesini nereden çıkaracağını bilemiyor. Kendisine "İslam alemi liderliği" vâdedenlere karşı yürüttüğü yel değirmeni savaşınıı, kamuoyuna "Büyük devletlere kafa tutan, onurlu lider" diye yutturmaya çalışıyor.
Tekrar göze girme fırsatı çıktığında ise- Suriye'ye müdahale ihtimalinin belirmesi gibi-kafa tutan lider tiplemesini anında terkedip, "Biz de varız" diyerek koşturuyor.
Tayyip Erdoğan tarih okumuyor ama belli ki tarihi yanlış okuyan birileri, bu muhteris bünyeden epeyce post çıkarmak istiyor.
Mısır ve Suriye üzerinden kendisine "halifelik" rüyası gördürüyorlar. Zihninin arkasında bir "imparatorluk toprağı" illüzyonu yaratıp, davayı bu kadar aşırılıkla sahiplenmesini sağlıyorlar.
Oysa tekrar söyleyelim ki Sultan Abdülhamid halifelik makamını, bu postu Mekke'ye aldırmak isteyen İngilizlere karşı dahiyane siyasi taktiklerle ayakta tutmuştu. Balkan yenilgisinden sonra İmparatorluğun merkezini Arap vilayetlerine kaydırmak istemiş, bu yolda halifeliği de, İslam kültürünü de, cemaat ve tarikatları da, dini eğitimi de devletin bekası için bir araç olarak kullanmıştı.
Dolayısıyla, Tayyip Erdoğan'ın ipleri batı istihbaratlarının elinde olan halifelik rüyası ile Osmanlı padişahlarının gerçek halifeliği arasında hiç bir tarihi, siyasi, ahlaki bağlantı yoktur.
Buraya şuradan gelmiştik: Birileri, tarih bilgisi olmayan fakat imparatorluk hırsları olan Tayyip Erdoğan'ın egosu üzerinden emperyal planlarını yıllarca yürüttü. Tayyip Bey'in arıza yaptığı tek nokta, kendisine verilen sözlerin tutulmayacağını hissettiği noktadır.
Bunu hissettiğinde tehditkâr bir havaya bürünüyor, esip gürlemeye; Türklerin, Kürtlerin ve İslam aleminin kudretli lideri pozları kesmeye başlıyor.
Peki kendisine bu misyonları ve düşleri aşılayanlar,bu numaralardan etkileniyorlar mı? Asla!
Şimdi de Türkiye'nin AB ile bağları tarihte hiç olmadığı kadar kopmuşken, Arap coğrafyası bu derece karışmışken, Tayyip Bey'in tanımadığı, okumadığı, siyasetine vakıf olmadığı bir Abdülhamid karakterine, -daha doğrusu Abdülhamid karikatürüne- bürünmeye çalıştığını görüyoruz.
Güya Mısır vilayetini savunuyor...Güya Suriye vilayetinin başına musallat olan zalim şeyhe savaş açarak buradaki tebasını kolluyor, güya "Ey Birleşmiş Milletler" diyerek düvel-i muazzama'ya kafa tutuyor!
Düvel-i muazzama, Suriye'ye müdahale kararı alınca da, daha dün "Ortadoğunun kanını ve petrolünü içtiler" dediğine bakmadan, heyecanla "Biz de varız!" diye atılıyor..
Birileri belli ki, Rumeli eyaletlerini birer birer kaybeden Osmanlı'nın yüzünü Arap coğrafyasına dönmek zorunda kaldığı tarihi dönemlerle; Avrupa Birliği ile ipleri koparan Tayyip Bey idaresinin umudu Mısır'a ve Ortadoğu'da çıkacak bir karışıklıktan post kapmaya bağlamasını mukayese edip, "tarihin tekerrürü" olarak göstermeye çalışıyor..
Ortaya gerçek bir Abdülhamid çıkamayacağı için de tarih sahnesine karikatürünü sürüyorlar..
Tayyip Erdoğan'ı sözümona "Abdülhamidleştirme" planı alttan alta sinsi bir biçimde örülüyor. Tarihimizin en zeki, en stratejik ve taktiksel düşünen, en kurt ve de en tartışmalı imparatoruna hiç olmadık bir vücutta yeniden hayat verilmek isteniyor...
Bunun kamuoyununun gözünden kaçan küçük işaretleri var. Örneğin, Başbakanlık Özel Kalem Müdürü Hasan Doğan, geçen gün "27 Ağustos1908 yılı bugun Abdulhamid Han'ın çılgın projesi, Hicaz Demiryolu hizmete girdi. Hızlı demiryolu da bizlere nasip olur inşaallah" şeklinde bir tweet attı. (Türkiye Cumhuriyet Başbakanlığı Özel Kalem Müdürü'nün tweetlerini genellikle Arapça attığına dikkat çekelim)
Bu tweet'e takipçilerinden "Devletin hasta adam olmadığı imajı vermesi açısından da çok önemlidir..Hicaz demiryolu hızlı tren hattı, kutsal topraklara anadoluyu bir daha kopmamalı üzere birbirine bağlarşeklinde mukabelede bulunanlar oldu...
Hicaz demiryolu, bu yazının kapsamını çok aşacak bir konudur ancak, Kalem-i Mahsusa'nın tweet'i akıllardan geçen "çılgın projeleri" göstermesi bakımından ilginçtir.
Şimdilik şunu söyleyelim; Hicaz demiryolu inşa etmek kim, siz kim? Sultan Hamid, Hicaz demiryolunu inşa ederken, Basra'dan Hindistan'a kadar olan bir hat üzerinde imparatorluğun egemenliğini korumaya çalışıyordu, hem de devletin en güçsüz düştüğü şartlarda! Daha da önemlisi, bunu imparatorluğun kendi toprakları üzerinde, halifelik postuna sığınarak ve de İngilizlere karşı yapıyordu..
Siz Washington'dan izin alacaksınız da, NATO'dan onay çıkacak da, Bağdat'taki ABD'li garnizon kumandanı başınıza çuval geçirmeyecek de..Hicaz Demiryolu inşâ edeceksiniz öyle mi?
Burnunuzun dibinde işgal edilen Irak'a terörist kovalamak için bile giremediniz; şimdi de Barzani'nin özel izniyle giriş çıkış yapıyorsunuz..Kaldı ki size binlerce kilometre demiryolu inşâ ettirecekler, öyle mi?
Tayyip Bey'i "Abdülhamidleştirme" projesi kapsamında, ileride heybeden çıkarılabilecek bir diğer turp da Ayasofya'nın ibadete açılması, daha doğrusu ortalığa böyle bir tehdidin savrulması olabilir.
Bunu da nereden anladık? Hatırlayın, Gezi Parkı olaylarının ilk günlerinde, Tayyip Bey yaptığı mitinglerden birinde, kalabalıktan "Ayasofya cami olsun" diye seslenilmesi üzerine, "Merak etmeyin o da olacak" demişti..
Yapabileceğinden değil, böyle bir konu üzerinde spekülasyon yaparak siyasi prim elde edecek. Ayasofya, cami yapılacaktı da 11 yıl niye beklendi?
İşin kötüsü, böyle tehlikeli ve kafa karıştırıcı gündem maddeleri karşısında Atatürkçü, laik,solcu vs. kesimin tuzağa düşme riski yüksektir. Ayasofya'nın cami yapılması veya Hızlı Hicaz Demiryolu salvosuna, eldeki ilk "ilerici" ezberlerle tepki gösterilecek, Erdoğan "gericilikle" suçlanacak, "Araplara hizmet ediyor" klişesi altında ekmeğine yağ sürülecektir.
Oysa gerçek Kemalistlerin, "Yapmazsan namertsin" demesi ve seccadeyi alıp Tayyip Bey ve avanesinden önce Ayasofya'da namaza dikilmesi lazımdır..
Emperyalist devletlere rağmen, Hicaz Demiryolu inşa edecek olan da Kemalistler tarafından alnından öpülmelidir..
Ama yapamaz, yapmaz; kimse merak etmesin. Sadece ortalığa hafif esanslı kokular yayıp, bundan siyasi rant elde etmeye çalışıyor..
Bu konuların daha çok su kaldıracağı kesin.
Muhteşem Yüzyıl dizisinin terzileri, Tayyip Bey'e evde ayna karşısında giymesi için istedikleri kadar Abdülhamid kıyafeti dikebilirler..
Abdülhamid olmak için, verilen her hediyeyi yutmak değil kimisini kabul etmeyecek, kimisini de devletin envanterine kaydettirecek bir ahlâka sahip olmak gerekir;
Abdülhamid olmak için, şehzadelerin gemicik sahibi olmaması, büyük şirketlere ortak yapılmaması, damatların medya şirketlerinin başına getirilmemesi gerekir;
Abdülhamid olmak için az konuşmak, saygınlığını korumak; çene düşmesi hastalığına tutulmamak gerekir;
Yılda 120 kez dış devletlere yüz sürme hevesine kapılmamak, yerinde oturmayı bilmek gerekir;
Abdülhamid olmak için İslamı da, halifeliği de, Arapça eğitimi de "amaç" değil, devletin bekası için "araç" olarak görmek gerekir.
Abdülhamid olmak için yedi cihanla satranç oynayacak zekâya, kılıç gibi taktik ve stratejiye, mangal gibi kompleksizliğe sahip olmak gerekir...
Ve de en önemlisi, Abdülhamid olmak için düvel-i muazzama'nın ortadoğu bayisi değil, tam tersine düvel-i muazzama'ya rağmen ayakta durabilen devlet adamı olmak gerekir.
Sen böyle bir Abdülhamid ol, biz zindanlarında seve seve yatalım...
Fatma Sibel Yüksek-www.acikistihbarat.com
twitter.com/fasibel

27 Mart 2013 Çarşamba

Projenin Arkasında Vatikan mı Var?

Papa seçilen Cizvit papazı Francis, ilk yurt dışı ziyaretini Kuzey Irak’a yapacak. BBC’nin haberine göre Kuzey Irak yönetimi, ziyaret teklifinin Vatikan’dan geldiğini açıkladı.
Cizvit tarikatı, özellikle fakir ve yetenekli gençlere, kurdukları özel okullar aracılığı ile çok iyi bir eğitim vererek, Avrupa’nın en önemli siyasi ve ekonomik gücü haline gelmiştir. Güney Amerika ve Uzak Doğu’da da büyük güç sahibi olmuşlardır. 
Prof. Niyazi Öktem’e göre Vatikan’ın kirli işlerini Opus Dei örgütü yürütmektedir. Vatikan’ın bankalarını da örgütün mensupları yönetmekte, kapitalizmin mantığı gereği pis işlere de karışmaktadırlar. Tüm üyelerin ortak amacı bu dünyada bir Civitatea Dei (Tanrı Sitesi) yani teokratik bir devlet kurmaktır. 
Soner Yalçın’a göre Ilımlı İslam Projesi’ni de Opus Dei planlamıştır.  
***
“Peki ne ilgisi var bunların Papa’nın Kuzey Irak’a gidecek olması ile?” diyorsunuz değil mi? 
Bu ilgiyi, CHP İzmir Milletvekili Aytun Çıray’ın Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu hakkında CHP’nin verdiği gensoru önergesiyle ilgili konuşurken ortaya koyduğu tablodan çıkardım.. 
Çıray, basında bir süredir Irak’ın kuzeyinde bulunan Bölgesel Kürt Yönetimi ile Türkiye arasında imzalanan yeni petrol boru hattı anlaşması ve Türkiye üzerinden Irak Merkezi Hükümeti atlanarak yapılan petrol ihracatı ile ilgili haberlerin yer aldığını hatırlattı. 
Anlaşmayla Başbakan Erdoğan’a yakın iki firmanın kayrıldığını iddia eden Çıray, şu ifadeleri kullandı: 
“Anlaşmayla, Power Trans ve Siyah Kalem isimli şirketlere özel imtiyaz sağlanmıştır. Kuzey Irak’tan alınıp satılacak petrol ve ürünlerinin sevkiyatının imtiyaz hakkının Power Trans adlı bir firmaya verildiği anlaşılmaktadır. Şirketin görünen sahibi kimdir? Arkasında kim vardır? Çıkarılan doğal gazın Türkiye’ye getirilme imtiyazının ise Siyah Kalem adlı bir şirkete verildiği belirtilmektedir. Şirketin sahipleri kimdir? Arkasında kim bulunmaktadır? 

Anlaşma uyarınca, T.C Devletinin bir off-shore şirketi kurduğu ve BOTAŞ, TIPIC gibi kamu kuruluşlarının içinde yer alacağı bu şirketin boru hatlarına ortak olacağı anlaşılmaktadır? Bu off-shore şirkette bazı özel sektör şirketlerinin ortak edileceği doğru mudur? Doğruysa bunlar hangi şirketlerdir? 
Son dönemde ortaya attığınız ’Barış Projesi’nin bu anlaşma ile ilgisi nedir? Anlaşmayı güvenceye mi almaya çalıştınız? Kuzey Irak ile Türkiye arasında federatif bir cumhuriyet kurulmasını düşünüyor musunuz?” 

Aytun Çıray, bu soruların cevabını biliyor galiba! Çünkü eğer bir isim benzerliği yoksa, Power Trans Co, bir Vatikan şirketidir ve bütün dünyada örgütlüdür!

İyi de bir Vatikan şirketi ile Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu’nun ne ilgisi var? Mesele de bu zaten! 
Arslan Bulut - Yeniçağ - 26 Mart 2013


KAYNAK: http://www.acikistihbarat.com/haberdetay.aspx?id=10317

Apo'nun Mesajı Başbakanın Aracında Yazıldı!

Sadettin Tantan : Apo'nun Mesajı Başbakanın Aracında Yazıldı!

Yurt Partisi Genel Başkanı ve İçişleri eski Bakanı Saadettin Tantan, hükümetin “İmralı” açılımına ilişkin müthiş iddialar ortaya attı. Tantan, terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın Diyarbakır’da okunan mesajının Başbakan’ın makam otosunda yazıldığını ileri sürdü.

25 Mart 2013 Pazartesi 15:11


Tantan, Türkiye’den çekileceği söylenen PKK’nın İran ve Kafkasya’da taşeron olarak kullanılacağını iddia edilerek, “Asıl amacın İsrail’in güvenliği olduğunu” savundu. Tantan, PKK’nın ÖSO ile birlikte Esad’a karşı savaşmasının istendiğini de iddia etti.

 Uğur Dündar’ın sorularını yanıtlayan Tantan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Öcalan’ın Diyarbakır’da Nevruz kutlamasında okunan mesajını olumlu bulduğunu ancak mesajın okunduğu meydanda tek bir Türk bayrağı bulunmamasını eleştirdiğini anımsatarak, şunları söyledi:

“AKIL TUTULMASI BU”

“Neden Türk Bayrağı yokmuş! Tek sorun buymuş! Akıl tutulması bu! Sen 40 yıldır ABD-İsrail’in taşeronluğunu yapan sözde bir örgütün bayrağının ve taşeron liderinin posterinin yanına, yedi düvele karşı savaşmış Türk Bayrağı’nı koyacaksın ha!.. Yazıklar olsun sana! Teröristbaşı ‘Helalleşelim’ diyor! Başbakan’a ve buna ses çıkarmayan muhalefete sesleniyorum: Helalleşecek kimseniz olmayacak, bu sözlerimi unutmayın!”

“ARAP BAHARI, TÜRKİYE İLE TAMAMLANACAK”

İmralı sürecinin dış güçlerden bağımsız olmadığını vurgulayan Tantan, sürecin aslında “ABD-İsrail” süreci olduğunu belirtirken, Öcalan’ın mesajını kimin yazdığına ilişkin olarak şu çarpıcı iddiada bulundu:

“Bu süreçte iktidara ‘Başkanlık istiyorsan özerkliği ver’ tehdidinde bulunulduğu da çok açıktır! İşin özü şu: 'Arap Baharı' Türkiye ile tamamlanmak isteniyor! Ayrıca Öcalan’ın metinlerinin Öcalan tarafından yazılmadığını altını çizerek iddia ediyorum. O metinleri yazanı çok uzaklarda aramayın, Başbakan’ın makam aracına bakın!”

"İRAN'A KARŞI JANDARMALIK YAPACAKLAR"

Dokuz kişinin yaşamını yitirdiği “Mavi Marmara” olayının Meclis tarafından araştırılmadığını, bu olay yüzünden Türkiye’nin itibarsızlaştırıldığını belirten Tantan, İsrail’in neden Türkiye’den özür dilediğine ve “İmralı” sürecinin altında yatan nedenlere ilişkin olarak şunları söyledi:

“ABD-İsrail-İngiltere ekseninde tehdit olarak algılanan İran’a karşı, PKK’nın güvenli bölgelere çekilerek, jandarma faaliyetinde bulunması planlanıyor! PKK’nın silahlı unsurlarının kullanılmak üzere sınır dışına çekilmesi, AKP-PKK’nın kendi başlarına aldıkları bir karar değildir! PKK, emperyal güçler tarafından, Ortadoğu, İran, Hazar Havzası ve Kafkasya’da taşeron silahlı güç olarak kullanılacaktır!

"Asıl amaç, bölgede giderek yalnızlaşan İsrail’in güvenliğinin sağlanması için Kürt devletinin kurulmasıdır. Ama ondan önce PKK’nın sınır dışına çıkarılarak, Kuzey Suriye’de Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile birlikte, Esad’a karşı savaşması isteniyor. Öcalan’ın PKK’ya ‘sınır dışına çıkın’ çağrısını yapmasından bir gün sonra İsrail’in özür dilemesinin asıl nedeni işte budur!...”

İZMİR’İN İŞGALİ GİBİ

Tantan, Öcalan’ın mektubunun Diyarbakır’da okunması olayını da Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünün ardından İzmir’in Yunanistan tarafından işgal edilmesine benzetti ve şöyle konuştu:

“Diyarbakır’daki Nevruz gösterisi ve terör örgütü elebaşısının mektubu, Türkiye’nin nasıl bir işgal altında olduğunu gözler önüne seriyor. Bu süreçte yaşadıklarımız akla 1. Dünya Savaşı sonrasında yaşananları getiriyor.

“Hatırlatalım: Yıl 1919… İzmir işgal altında… İzmir ve çevresindeki birliklerin başında bulunan Ali Nadir Paşa ve Vali Ahmet İzzet Bey, askerlerimizin işgalci Yunan güçlerine karşı direnmemelerini ve silahlarını İtilaf Devletleri askerlerine teslim etmelerini emrediyor.

“15 Mayıs 1919 günü, İzmirli Rumların sevinç gösterileri arasında geçit töreni yapan Yunan askerlerine ateş eden gazeteci Hasan Tahsin, bir Yunan askerini öldürüyor. Ama ne yazık ki kendisi de Yunan askerlerinin ateşiyle şehit düşüyor. Neden mi hatırlattım bu tarihi? İşte bugün yaşananlar, ülkeyi yönetenlerin ‘silah atmadan’ teslim olmalarından başka bir şey değil de ondan!”

“İNGİLİZ MUHİPLERİ CEMİYETİ ÜYELERİ” SUÇLAMASI

Tantan, “İmralı” sürecini destekleyen gazetecileri, yorumcuları ve aydınları “PKK’nın sözcüsü” gibi davranmakla suçlayarak, “İngiliz Muhipleri Cemiyeti üyelerinden hiçbir farkları yok” dedi.


KAYNAK : http://www.infial.com.tr/gundem/sadettin-tantan-aponun-mesaji-basbakanin-aracinda-yazildi-h61594.html

21 Mart 2013 Perşembe

Erdoğan'ın Sağlık Bilgileri Anında İmha Ediliyor!


19 Mart 2013
Güneş gazetesi yazarı Talat Atilla'dan müthiş iddia!
Başbakan’ın kamuoyuna mal olmuş rahatsızlığı bu hastanede tedavi ediliyor. Erdoğan’ı hastaneye gizlilik içinde getiren gelişme grip rahatsızlığı ile sınırlı değil. Sabaha karşı şiddetli karın ağrısı ile uyanan Başbakan, kas ağrılarının da artmasıyla hastaneye gitmeyi tercih etti.
Şu soruyu sorabilirsiniz;Madem bu kadar bilgilere ulaştın, belgelerin nerede?Güzel soru ama Başbakan için yapılan tetkikler ve röntgenler güvenlik gerekçesiyle anında silinerek yok edilmiş.
********************************
Tarih 12 Mart 2013... Saat 11:30. Başbakan Erdoğan’ın, Başbakanlık binasına gitmek üzere evden ayrıldığı bilgisi verildi. Oysa Başbakan 5 dakika sonra, yani 11:35’de sivil plakalı bir araçla evden ayrıldı. Belli ki, gideceği yeri gazetecilerin öğrenmesini istemiyordu. Kırmızı ışıkta duran Erdoğan’a gazeteciler yetişmek üzereyken, Başbakanlık korumaları yolları açtı ve Başbakanlık muhabirlerinin önleri arabayla kesildi.
Kısa bir süre sonra öğrenildi ki, BaşbakanAtatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne gidiyordu. Başbakanlık muhabirlerini asıl heyecanlandıran, Erdoğan’ın korumalarının özel güvenlikçi ve doktor kılığına girmeleri oldu. Cin gibi Başbakanlık muhabirlerinin, her gün yüzlerini gördükleri Başbakan’ın korumalarını tanımayacaklarını düşünmek çok komikti. Neyse...
Ve nihayet Başbakan, “Grip oldum” açıklamasında bulundu.
İşte filim burada kopuyor...
Peki, içeride neler yaşandı? Erdoğan’ın grip rahatsızlığını, sefer görev emri titizliği, bir miktar da acemilikle, “Yoksa Başbakan’ın rahatsızlığı ciddi mi?” görüntüsüne büründüren bu kadrajda eksik kareler, bilinmeyen ayrıntılar var mıydı?
Varmış... Gittim, sordum, öğrendim...
Vaktiyle sağlık muhabirliği ve Refahyol iktidarına aynı anda baktığım için sağlık çevreleri ve iktidarın bazı unsurlarını tanırım. (Bu arada haber kaynağım sanılan iki kişiye gereksiz eziyet yapıldığını da tesadüfen duydum!)
Başbakan’ın hastane günlüğüne dair ilginç bilgilere ulaştım;
Erdoğan’ın o gün gribal enfeksiyon olduğu doğru. Grip, vücudun savunma mekanizmasını zayıflattığı için, bazı rahatsızlıklarda önem kazanan bir hastalık.
Başbakan’ın kamuoyuna mal olmuş rahatsızlığı bu hastanede tedavi ediliyor. Erdoğan’ı hastaneye gizlilik içinde getiren gelişme grip rahatsızlığı ile sınırlı değil. Sabaha karşı şiddetli karın ağrısı ile uyanan Başbakan, kas ağrılarının da artmasıyla hastaneye gitmeyi tercih etti. Omuz ve bel kısmında ağrılar vardı. Hastanede, omuz ve belinin filmleri çekildi, diğer rahatsızlıkları takip edildi. Genel durumu şu aşamada kontrol altında ve stabil.
Şu soruyu sorabilirsiniz;
Madem bu kadar bilgilere ulaştın, belgelerin nerede?
Güzel soru ama Başbakan için yapılan tetkikler ve röntgenler güvenlik gerekçesiyle anında silinerek yok edilmiş.
Başbakan’ın sağlık bilgileri sızmamalı!
Başbakan Erdoğan, dünyada güvenlik sorunu yoğun olan bir kaç liderden birisi.
Göreve geldiği günden bu yana kamuoyuna yansıyan/yansımayan onlarcasuikast girişimine maruz kaldı. Telefonlarının dinlendiğini bizzat Başbakan Erdoğan açıkladı. Güvenlik ekibi değiştirildi. Etrafındaki güvenlik duvarı bir kaç kat güçlendirildi.
Gazeteci olarak her bilgiye ulaşmak isterim ama vatandaş tarafımla isterim ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı’nın, dinlenme, can güvenliği ve sağlık problemi olmasın.
Şayet varsa, devlet bu bilgileri koruyabilsin.
Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden Başbakan’a ait bilgilerle dönerken tam da bu karışık duygular içindeydim...

“2 David”in planını AKP uyguluyor!..

Prof. Dr. Vamık David Volkan ile David L. Philips tarafından hazırlanıp iktidara sunulan üniter yapımızı sarsacak rapor bir bir hayata geçiriliyor

“Ekopolitik Ekonomi ve Sosyal Araştırmalar Derneği” adına Prof. Dr. Vamık David Volkan tarafından hazırlanıp Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e sunulan raporla aynı önerileri kapsayan David L. Philips tarafından hazırlanan Amerikan Ulusal Dış Politik Komitesi’nin (NCAFP) 15 Ekim 2007 tarihli “PKK’nın silahsızlandırılması, terhis edilmesi ve topluma kazandırılması” başlıklı araştırma raporu birebir örtüşüyor. Prof. Dr. Vamık Volkan ve ekibinin iktidara “reçete” diye sunduğu ve Başbakan Tayyip Erdoğan ile teröristbaşı Öcalan’ın uyguladığı üniter yapıyı sarsacak 71 önerinin öne çıkan maddeleri şöyle:

* Türklük kavramı yerine Türkiyeli kavramı kullanılmalıdır. (Hayata geçirildi)
* Dünyanın en iyi, en kaliteli Kürtçe eğitim veren üniversitesi Siirt ve Mardin’e kurulmalıdır. (Eğitime başladı)
* Özerlik sistemi de artık tartışılır hâle getirilmelidir. (Gündemden düşmüyor)
* Ana dilde eğitim yapılması için demokratik sınırlar içinde düzenlemeler yapılmalıdır. (Hayata geçirildi)
* PKK’yı dağdan indirme çalışmalarında realiteye uygun çözümler geliştirmelidir. (Alternatif üretiliyor)
* Anayasanın özellikle ilk üç maddesi değişmelidir. (AKP teklif etti, üzerinde çalışılıyor)
* Barış sürecinin, çatışmasızlık sürecinin devam edebilmesi için hâlâ devam eden sınır ötesi operasyon ve bombalamalar durdurulmalıdır. (Durduruldu)
* Adalet Bakanlığı, örgüt propagandası ve toplantılara muhalefet konusunda 7-8 yıldır devam eden davalar hususunda hızlı adımlar atılması için çaba sarf etmelidir. (KCK’lılar teker teker sokağa salınıyor)
* Özellikle anayasamızda, kanunlarımızda ve diğer mevzuatta Türklüğü ön plana çıkaran, üst kimlik olarak vurgulayan hükümlerin ivedi olarak düzeltilmesi, çıkartılması ve daha kapsayıcı hâle getirilmesi gerekir. (Hayata geçirilmesi için çalışılıyor)
* Dağlara, taşlara yazılan “Ne mutlu Türk’üm!” yazısı ayrışmalara yol açtığı için silinmelidir. (Teker teker silindi)
* Andımız kaldırılmalıdır. (Üzerinde çalışılıyor)
* YAŞ kararı ile terfi ettirilemeyen askerlerin yanında, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da suça karışmış asker ve polisler de görevden alınmalıdır. (Proje halinde)
* Hakikatleri araştırma komisyonu kurulmalıdır. (Kuruldu)
* Sonradan değiştirilen coğrafya isimleri iade edilmelidir. (Edildi, ediliyor)

20 yıldır gözü Türkiye’de

David L. Philips, 2001’de kurulan “Türk-Ermeni Uzlaştırma Komisyonu” kurucusudur. 20 yıldır Türkiye ile yakından ilgilenen Philips, 15 Ekim 2007’de “PKK’nın Silahsızlandırılması, Dağıtılması ve Yeniden Entegre Edilmesi” başlıklı kapsamlı bir rapor hazırladı. Philips“in çalışmasını Norveç hükümeti finanse etti. Philips tarafından hazırlanan Amerikan Ulusal Dış Politika Komitesi’nin, ”PKK’nın silahsızlandırılması, terhis edilmesi ve topluma kazandırılması “ konulu 2007 tarihli rapor, Volkan’ın raporuyla örtüşüyor. Rapor’da, ”PKK için af şart. Af, şehitlere ağlayan acılı aile haberleriyle medyanın köpürttügü çoğu Türk’e iğrenç gelebilir. Af olmaksızın, Türkiye PKK’yı idare edebilecektir ama asla çözemeyecektir. Bunun yerine ’topluma kazandırma’ daha çok hoşa giden bir üslup. 134 PKK üst düzey yöneticisi için Interpol’un haklarında düzenledigi kırmızı bültenler af ayrıcalığını vermeyeceğinden bulundukları ülkede sığınma hakkı başvurusunda bulunabilirler “ görüşleri yer aldı.


21 Mart 2013 / YENİÇAĞ GZT.



 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Hostgator Discount Code